iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram

1982 yılındayız ve İtalyan korku sineması o bildiğimiz estetik, kadife perdeli, operatik giallo atmosferinden kopup Manhattan’ın izbe sokaklarına, morglarına ve barlarına uzanıyor. The New York Ripper (Lo squartatore di New York) sadece bir tür giallo değil; Fulci’nin kendi filmografisine ve izleyicinin suratına salladığı bir ustura darbesi.

Daha ilk sahnede Brooklyn Köprüsü’nün dibinde bulunan o çürümüş el, aslında bize neyle karşılaşacağımızı söylüyor: Burada güzellik yok. Estetik cinayetler yok. Sadece et, kemik ve sapkınlık var.

Teğmen Williams dünyadan bezmiş. Etrafındaki fahişelerle, her şeye burnunu sokan ev sahipleriyle ve o vıcık vıcık New York sıcağıyla uğraşırken karşısına çıkan katil ise tam bir tuhaflık abidesi. Donald Duck gibi vakvaklayarak konuşan bir seri katil fikri kağıt üzerinde komik durabilir, ama Fulci bunu öyle bir güzel harmanlıyor ki, o telefon çaldığında tüyleriniz diken diken oluyor. Bu, yönetmenin izleyiciyle kurduğu o hastalıklı oyunun en somut hali. Fulci, şöyle diyor; “en saçma şey bile sizin uykularınızı kaçırabilir.”

Fulci’nin bu filmdeki tavrı net: Merhamet falan beklemeyin. BAM BAM BAM!

Aslında filmin mutfağında işler pek de iyi ilerlememiş. Yapımcı Fabrizio De Angelis, Gianfranco Clerici ve Vincenzo Mannino’nun yazdığı senaryoyu yetersiz bulunca devreye türün gediklisi Dardano Sacchetti girmiş. Sacchetti’nin anlattığına göre film aslında progeria hastası bir katilin yaşlılık ve insani çöküş üzerine bir meditasyonu olacakmış. Fulci ise bunu pek oralı olmamış. Sacchetti yapıyı bozmadan beş günde sahneleri ve o meşhur giallo mekanizmalarını baştan yazmış. Sacchetti’ye göre Fulci’nin kadınlara karşı beslediği o derin sadizm, filmin her hücresine sızan cinsel şiddetin de ana kaynağı.

Fulci ise çekimler öncesinde filmi Hitchcock’un yeniden ziyareti olarak pazarlıyordu. Zombiler yok, karanlıkta çalışan bir katil, bol şiddet ve cinsellik var… 1981 sonbaharında New York sokaklarında ve Roma’daki stüdyolarda çekilen film, başrol oyuncusu Jack Hedley çekimler başladıktan sonra kadroya dahil edilince iyice kaotik bir hal almış.

fulci filminden bir gore sahne

Bazı sahneler var ki, insanı gerçekten koltuğuna çiviliyor. Alexandra Delli Colli’nin canlandırdığı Jane karakterinin cinsel tacize uğradığı, o çiğ ve seksi anlar… Fulci burada sadece bir katili anlatmıyor, kamerasını adeta bir röntgenci gibi karakterlerin üzerine dikiyor. Jane’in o sınır tanımayan arzularının sonu, giallo tarihinin en unutulmaz ama en mide bulandırıcı sahnelerinden birine bağlanıyor. Şarap şişesi ve ustura. Evet, Fulci kadın düşmanlığıyla suçlanıyor, bu bir gerçek. İngiliz sansürcü Carol Topolski’nin film için “hayatımda gördüğüm en zarar verici film” demesi ve İngiltere’de 2002’ye kadar yasaklı kalması bu yüzden.

Sergio Salvati’nin daha önce kullandığı gibi Gotik kadrajlarını bekleyenler hiç de alışık olmadıkları şeylerle karşılaşacaklar bu filmde. Luigi Kuveiller, kamerayı öyle bir soğuklukla kullanıyor ki, New York’u daha önce hiç böyle görmemişsinizdir. Karanlık barlar, şehrin neon ışıklarının altındaki pespayelik ve her daim ön planda olan o soğuk morglar. Argento’nun Tenebre’siyle aynı yıl çıkan bu film, onun tam zıttı bir kutupta duruyor. Argento ne kadar geometrik ve sanatsalsa, Fulci o kadar organik ve trash.

Daniela Doria’nın o meşhur ustura saldırısına maruz kaldığı an… İşte orada film duruyor. Fulci favori kurbanına öyle bir veda hazırlamış ki, City of the Living Dead’deki o gözlerinden kan gelerek ağladığı sahne yanında masum kalıyor. Yakın planlar, etin kesilişi, o saf fiziksel acı…

Katilin motivasyonuna gelince. O ördek sesi. Altında yatan o sakat çocuk ve Peter’ın zihnindeki o karanlık dehlizler. Fulci burada Don’t Torture a Duckling’deki o eski temalarına, toplumsal ikiyüzlülüğe bir selam gönderiyor ama bu sefer çok daha hırçın. Suçluluğu bir hayvana, bir ördeğe yıkıp arınmaya çalışmak… Peter’ın zihninde kopan o fırtına aslında modern insanın ta kendisi. Kendi vahşetimizi bir maskenin, bir sesin arkasına saklıyoruz.

Film biterken o ördek sesinin kulaklarınızda yankılanması tesadüf değil.

Sonunda ne mi kalıyor? Büyük bir rahatsızlık hissi ve Fulci’nin o alaycı gülümsemesi. The New York Ripper, “Video Nasty” listelerine girmeyi sonuna kadar hak eden, sansürcüleri çıldırtan, muhafazakar bir damarı olan ama bir o kadar da sınırları yıkan kült bir şaheser.

the new york ripper giallo filminden bir sahne

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm