iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram
Claire Denis imzalı Trouble Every Day filminden, Yeni Fransız Aşırılığı akımının bedensel şiddet estetiğini yansıtan bir sahne.

James Quandt 2004’te Artforum’da yayımlanan “Flesh and Blood: Sex and Violence in Recent French Cinema” (Et ve Kan: Son Dönem Fransız Sinemasında Seks ve Şiddet) başlıklı makalesinde bir cümle kurmuştu: “vücut sıvılarına ve parçalanmış etlere duyulan ani düşkünlük”. O cümleyi ilk okuduğumda çok hoşuma gitmişti. Aşağılayıcıydı, tuhaf ve ürperticiydi çünkü. Bir eleştirmenin elindeki en kolay silahı kullanmıştı: adlandırmak, kutulamak, geçiştirmek. Ama yirmi yıl sonra dönüp baktığımda o cümlenin, farkında olmadan, dönemin en keskin fotoğrafını çektiğini de kabul etmek gerekiyor. Kan, sperm, deri, organ… beden orada malzemenin kendisi. Fotoğrafın arkasında ise çok daha büyük bir şey duruyordu: Fransız kimliğinin ve burjuva ahlakının sorgulanması vardı; sinemanın kendi biçimsel sınırları da bu sorgulamadan payını alıyordu.

Benim bu aşırılıkla tanışmam, bir VCD’den oldu. Dönemin ünlü VCD dükkanı Kadıköy Orta Dünya’da raflar arasında dolaşırken elime Baise-moi geçti. O zamanlar kapaktaki yazıdan başka bir ifade etmiyordu film benim için: “Düz Beni”. Filmi izledikten sonra sevip sevmediğimi kestiremediğimi anımsıyorum ama tuhaf olana karşı dayanılmaz tutkum, filmi birkaç kez izledikten sonra daha olumlu bir yere oturdu. Sonra I Stand Alone izledim, sonra Fat Girl, ve kendimi bir anda furyanın tam ortasında buldum. Nasıl olduğunu hâlâ tam çözemiyorum; bir film seni bir sonrakine böyle sürükleyebiliyor işte.

Irréversible’ı bir festival kapsamında sinemada izledim, gerçek bir salonda, gerçek insanların arasında. Film bittiğinde o zamanki kız arkadaşım “bir süre birlikte olmayalım” dedi. Belki de filmi çok sevmememin bir nedeni de buydu. Sonra Claire Denis’in Trouble Every Day’i geldi — kanibalizmi bir aşk şarkısı gibi çekmişti, Vincent Gallo’nun ağzından akan kan mide bulandırıyordu ama bu sefer tecrübeliydim, filmi VCD’den tek başıma izledim. Bruno Dumont ise aynı dönemde Twentynine Palms’ta Amerikan çölünü ahlaki bir boşluğa çevirmişti; yine Vincent Gallo, The Bunny Brown da aletini Chloë Sevigny’nin ağzına sokuyordu.

Bu filmler Grand Guignol’un, Bataille’ın, maudit geleneğin torunlarıydı elbette. Ama torunlar daha öfkeliydi… atalarından çok daha öfkeli. Kaynağını tam olarak nerede aramak gerektiğini bilmiyorum; belki 90’ların sonundaki siyasi durgunlukta, belki sinemanın kendi tükenmişliğinde. Sadece bir izlenim…

Pascal Laugier yönetenliğindeki Martyrs filminden, Yeni Fransız Aşırılığının sınırlarını zorlayan ikonik bir kare.

2008’de Martyrs çıktığında birçok sinefil gibi ben de aynı şeyi hissettim: burası son durak. Bir kadının canlı canlı derisinin yüzülmesini, acının neredeyse dinsel bir aşkınlığa dönüşmesini izledikten sonra, fiziksel şiddetin daha ötesinde anlatılacak ne kalıyordu ki? Akım kendi sınırına dayanmıştı. Geriye sadece tekrar mı kalıyordu, yoksa ben mi öyle görmek istiyordum bilmiyorum. Şiddet bir araç olmaktan çıkıp kendi kendisinin konusu hâline gelmişti; bu geçişin tam olarak hangi filmde başladığını iddia etmek haksızlık olur ama Martyrs bunu en çıplak haliyle gösterdi.

Amerikan sineması bu yorgunluğu hemen fark etti ve hemen de sömürdü. Saw ve Hostel serileri, Fransızların felsefi ve biçimsel derinliğini alıp torture porn adını verdikleri türe evirdi. NFE’nin izleyiciyi kendi bakışına mahkûm eden, neredeyse suç ortağı yapan kamerası, Hollywood’da sadece daha fazla kan’a indirgendi. Burada asıl mesele filmlerin sanat sinemasının kenarından koparılıp tür meraklılarının tükettiği istismar nesnelerine dönüşmesiydi. Philippe Grandrieux’nun Sombre’da peşinde olduğu o “saf duygu”, bir tür Yeni Ekspresyonizm arayışı diyebileceğim şey, bu sığlaştırmanın altında kaldı ve neredeyse hiç konuşulmadan ezildi — kimse onun yasını tutmadı sanırım, ya da tuttuysa da ben duymadım.

Fransız endüstrisi bu filmleri gerçek anlamda sahiplenmemişti. Pascal Laugier bir röportajında şunu söylemişti: Fransa yılda iki yüz film üretiyor, bunların sadece iki-üç tanesi korku. Ve o iki-üç tane de hep düşük bütçeli birer prototip olarak kalıyor, asla bir endüstri hâline gelmiyor. Fon kurumları 2010’lardan itibaren grafik içeriğe olan ilgilerini hızla yitirdi — korku hâlâ “yüksek sanat”ın karşısında fazla kaba, fazla bedensel bulunuyordu, sanki beden bir sanat malzemesi olamazmış gibi. Yönetmenler ya Hollywood’a transfer oldu (Alexandre Aja gibi, ki orada da özgünlüklerini büyük ölçüde kaybettiler) ya da daha güvenli sulara çekildi. François Ozon gibi yönetmenler uçarı imajlarından sıyrılıp daha klasik, daha kontrollü filmlere yöneldi. Birkaç yıl önce Ozon’un yeni bir filmini izlerken içimden “bu adam mı Sitcom’u çekmişti” diye geçirdiğimi hatırlıyorum; belki de öyle bırakmak zorunda kaldılar.

Julia Ducournau'nun Cannes ödüllü Titane filminden, Yeni Fransız Aşırılığının modern sinemadaki izlerini taşıyan bir görünüm.

Bugünün “elevated horror”u ise bambaşka bir dil konuşuyor psikolojik, metaforik, temiz. İzleyiciyi bedensel olarak rahatsız etmek yerine zihnini kurcalamayı tercih ediyor, ki bu tercih bana bazen bir tür korkaklık gibi de görünüyor. Titane ve Climax hâlâ NFE’nin DNA’sını taşıyor, bunu inkâr edemeyiz; Ducournau’nun Cannes’da Palme d’Or alması da önemliydi. Ama erken dönem NFE’nin ideolojik çöküşe verdiği o samimi, umutsuz tepkiyi bugünün daha sterilize edilmiş dilinde bulmak zor. O filmlerdeki öfke bir kurtuluş aracıydı. Şimdi aşırılık çoğu zaman ya görkemli bir pasifliğe ya da saf bir şova dönüşmüş durumda; ikisi de bana aynı derecede tatminsiz geliyor.

O öfkeyi üreten kültürel zemin artık Fransa’da yok  siyasi gerilim de, biçimsel cesaret de eskisi gibi değil. Ama başka coğrafyalarda, başka dillerde hâlâ benzer bir feryat duyuluyor sanki: Sırbistan’dan Meksika’ya kadar. NFE belki de tam olarak bu yüzden kısa sürmesi gereken bir şeydi; sinemanın kendi vücut sıvılarında boğulduğu, bir daha aynı şekilde tekrar edilemeyecek türden bir an.

Bazen eski VCD’leri kolilerden çıkardığımda o karanlık salonları, üniversite yıllarında arkadaşlarla evde yaptığımız gece yarısı etkinliklerini hatırlıyorum. Bu filmleri izlerken kimse konuşmuyordu. Gözlerimizi ekrandan alamıyorduk.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm