iyiköfüfilm

Geçmişten günümüze korku sineması, kendisinden önce gelen gotik edebiyat gibi, karanlık ve bilinmeyen sularda yeni yerler keşfetmeye çalışarak izleyicisine estetik bir doyum yaşatmaya uğraştı. Yolculuk süresince uğranan duraklarda konaklama süresi, popüler sinemadaki üretimi temel alırsak, seyircinin ilgisiyle doğru orantılıydı. Örneğin gotik edebiyatın ilk eserlerinden uyarlamalar, çeşit çeşit canavarlar, zombiler, seri katiller vs. Nihai amaç korku, terör ve ürperme yaratmak olunca, sonsuzluk ve güç gibi kavramları da devreye sokmak gerekiyordu ki aranılan kan, nicedir korku sinemasının anlattığı hikayelerde gizliden gizliye işleniyordu. Spesifik bir inanç sistemi üzerinden dinin, dogmatik düşüncenin, ya da daha cesur bir ifadeyle izleyicinin bilincinde ulvi olanın masaya yatırıldığı korku filmlerinin zamanı gelmişti. Bu yazıyı başlangıç alarak, önümüzdeki haftalarda da film örnekleri ekseninde devam edeceğimiz yazı dizimizde, sözünü ettiğim amaca yönelik kısa ömürlü bir alt türü inceleyeceğiz: Folk horror.

Pagan kavramı bugün genel anlamda semavî dinlerin dışında kalan çok tanrılı dinsel inanışlara sahip birey ve toplumları tanımlamak için kullanılsa da, kavramın arkasında yatan daha az uygarlaşmış olma vurgusunu yok sayamayız. Bununla beraber, uygarlaşmış toplumların irili ufaklı bazı kültürel gruplarının hala geçmişteki pagan inanışlarından kalan birtakım izlerin peşinden yürüdüğünü yadsımak mümkün değil.

İskoç Antropolog James George Frazer, 1890 yılında ilk iki cildini yayınladığı “Altın Dal: Büyü ve Din Üzerine Bir Çalışma” (1992 yılında Payel tarafından Mehmet H. Doğan çevirisi ile iki cilt halinde yayınlanmıştı. 2004 yılında aynı kitap, YKY tarafından tek cilt olarak yeniden basıldı.) adlı kitabında mitoloji ve din kavramlarının karşılaştırmalı bir incelemesini sunarken, büyüden dine ve ardından bilime uzanan yolda, sözlü öykü anlatımı geleneğinden bolca yararlanarak söz konusu olguların kendi aralarında paylaştığı ortak unsurları ele alır. Frazer bu süreci anlatırken halk arasında kulaktan kulağa yayılan masallardan, halkın bereket getirdiğine inandığı ayinlerden örnekler verir ve bu inanışların somutlandığı sembollerin anlamları üzerine eğilir.

Frazer’ın eseri antropolojinin temel metinleri arasında sayılıp pek çok bilimsel disipline doğrudan ya da dolaylı olarak katkı sağlamış olmakla beraber, kitabında önemli yer tutan insan kurban etme, büyü, şeytanın beden değiştirmesi gibi pagan inanışları ve pratikleri popüler sinema için de önemli bir kaynak teşkil eder.  60’lı yılların sonundan itibaren yeni nesil İngiliz yönetmenler, korku sinemasının gotik klişelerini bir kenara bırakıp kırsala adım atar. Folk horror adı verilen tür konusunu, pagan inanışın doğa tanrılarından, şeytani güçlerden, sapkın ya da barbarca sayılabilecek ayinlerden alır. Türün ilgi alanı yalnızca pagan inanışa ait uygulamalarla da sınırlı kalmaz. Hristiyan ideolojinin şeytan veya başkaca kötücül varlıkları yok etmek veya onlardan korunmak için grotesk yöntemlere başvurması da türün önemli bir malzemesini oluşturur. Bu hikayelerin çoğunlukla hurafeler üzerine kurulmuş sözlü kültür ürünleri olduğu düşünülürse, folk horror’un çocukluk döneminde ebeveynlerden dinlenilen ürkütücü ve gerçek dışı hikayelerin naifliğini taşıdığını söylemek yanlış olmaz sanırım.Korku filmlerinin efsanevi aktörü Vincent Price’ın başrolünde yer aldığı Witchfinder General (1968, Michael Reeves) bu kısa tarihin milâdı olarak anılır. The Devil Rides Out (1968, Terence Fisher), Cry Of The Banshee (1970, Gordon Hessler), Blood On Satan’s Claw (1971, Piers Haggard) ve The Stone Tape (1972, Peter Sasdy) gibi belli başlı örneklerin yer aldığı türün pek çok kişi tarafından başyapıt kabul edilen filmi The Wicker Man (1973, Robin Hardy)’dir. Senaryosunu Anthony Shaffer’ın yazdığı ve Robin Hardy’nin yönettiği filmin başrollerinde Edward Woodward (Çavuş Howie) ve Christopher Lee (Summerisle Lordu) var.

Çavuş Neil Howie, İskoçya’da bulunan Summerisle adasından imzasız bir mektup alır. Mektupta Rowan Morrisson adında küçük bir kız aylardır kayıp olduğu, annesinin konuyla ilgilenmediği ve kızın adayı tek başına terk etmesi mümkün olmadığından kaçırıldığından şüphe edildiği yazmaktadır. Howie, deniz uçağıyla Summerisle’a gider ve ada halkının atalarından kalma pagan Kelt tanrılarına tapındığını görünce dehşete düşer. Kırların ortasında sevişenler, okulda kendilerine bahar bayramı direğinin fallik önemi öğretilen çocuklar, hristiyanlığa inanmayan rahiplerin yaşadığı metruk kilisede yerel halkın reenkarnasyon inancına özgü mezarlar arasında arayışına devam eder.

Araştırması sırasında ada yerlileri Rowan diye birini tanımadıklarını söyler. Rowan’ın annesi ise böyle birinin var olmadığında ısrarcıdır. Howie, adada kaldığı hanın duvarında yıllık hasatın şenliklerle kutlandığı bahar bayramında genç kızlar arasından seçilen bahar güzeli fotoğraflarını fark eder. En son fotoğraf kırıldığı için kayıptır ve fotoğrafların negatifi de yoktur.

Çavuş, mezarlıkta Rowan Morrisson’ın adının yazılı olduğu mezarı keşfedince, adanın sahibi Lord Summerisle’la görüşmeye gider.  Lord, Howie’ye adanın tarihi ve kültürünü anlatır. Summerisle’ın büyükbabası Viktoryen döneminde yaşamış bir bilim adamıdır. İskoçya’nın ikliminde doğru koşullar oluşturulduğu takdirde verimli olacak birtakım yeni meyva türleri geliştirmiştir. Gulf akıntısıyla ısınan sulara ve volkanik toprak yapısına sahip olan Summerisle adasına geldiğinde, eski tanrıların gerçek olduğunu ve yeni ürün türleri yetiştirerek  onlara tapınmanın kıt geçim şartlarının üstesinden gelmeye yarayacağını halkın kafasına sokar. Sonuçta ekinler bol ürün verince hristiyan rahipler adadan sürülür ve halk tümüyle pagan öğretileri sahiplenir. Lord Summerisle bu açıklamaları sırasında hristiyan tanrının öldüğünü söyleyince Howie sinirlenir ve Rowan’ın mezardan çıkarılması için izin verilmesini ister. Lord, dinine sıkı sıkıya bağlı bir toplulukta cinayet işlenemeyeceğine duyduğu güvenle gerekli izni verir. Howie, Rowan’ın mezarında bir tavşan ölüsü bulur. Çabalarının boşa çıkması üzerine Lord’u yeniden ziyaret eder ve ada halkını pagan adetleri nedeniyle Rowan’ı öldürmekle suçlayarak kanun güçlerini seferber edeceğini söyler.

Adadaki eczacının dükkanına gizlice giren Howie, geçen yılki festivalin fotoğrafını bulur. Fotoğrafta Rowan geçen yılın mahsulünün verimsiz olduğunu gösterir şekilde boş kutular arasında dikilmektedir. Paganizm hakkında okuduğu kitapta pagan toplulukların mahsulün verimsiz olması halinde insan kurban ettiği bilgisiyle, Lord Summerisle’ın gerektiğinde eski tanrıları memnun etmek konusundaki konuşmasını hatırlayınca, Rowan’ın hala yaşadığı ve bir sonraki yılın mahsulünün bereketli olması için bahar bayramı festivalinde tanrılara adanmak üzere saklı tutulduğu sonucuna varır.Film boyunca ada halkının pagan inanışından kaynaklanan adetleri, dansları, müzikleri hikayenin baskın bir unsuru olarak öne çıkıyor. Ana karakterin gerilimli arayışını bir yana koyarsanız, filmi uzak bir İskoç adasındaki kültürün anlatıldığı bir belgesel olarak izlemeniz dahi mümkün olabilir. Yönetmen ve senarist, Frazer’ın yukarıda sözünü ettiğim eserinden geniş ölçüde yararlanmış. Aşağıda Altın Dal adlı kitabın filmin ana izleğini oluşturan bölümünü alıntılıyorum:

“İnsanların kurban edilmesinin belirgin izleri yüz yıl önceye kadar, Avrupa’nın uzak bir köşesinde yer alan ve yabancı etkilerden tamamen yalıtılmış Kuzey İskoçya’da Beltane Ateşleri Festivali’nde görülmekteydi. Burada yaşayan Keltler eski pagan inanışlarını, Batı Avrupa’daki diğer toplumlardan daha sağlam bir şekilde korumuştu. Dolayısıyla Keltlerin sistematik olarak ateşte insan kurban etme eylemini uyguladıklarının tartışılmaz kanıtlarla bilinmesi önem arzetmektedir. Julius Caesar, insan kurbanların en eski tarifini bize miras bırakmıştır. Galya fatihi Caesar, bölgede yaşayan Keltlerin inanışlarını ve gelenek-göreneklerini, henüz Roma İmparatorluğu kültürünün etkilerine açılmaksızın saf haliyle, gözlemleme fırsatı elde etmişti. Caesar notlarında, ordusunu Manş Denizi’ne sürmeden elli yıl önce Galya’yı ziyaret eden Yunan kaşif Posidonius’un gözlemlerini de kullanmışa benziyor. Yunan coğrafyacı Strabo ve tarihçi Diodorus da Kelt adaklarına dair tanımlamaları Posidonius’tan almıştır. Ama birbirlerinden, ve Caesar’dan, bağımsız olarak her biri bir diğerinde bulunmayan ayrıntılardan söz etmektedir. Üçünü birlikte değerlendirerek, Posidonius’un asıl belirlemelerine bir ihtimal ulaşabilir ve ikinci yüzyıla yakın zamanlarda Galyalı Keltlerin kurban adama eylemlerinin bir resmini çıkarabiliriz. Şimdi sıralayacaklarımız bu geleneğin aşağı yukarı ana hatlarını oluşturmaktadır.  Mahkum edilmiş suçlular, beş yılda bir düzenlenen büyük bir festivalde tanrılara kurban edilmek üzere Keltler tarafından tutulurdu. Bu kurbanlar ne kadar çoksa, toprağın bereketinin de o kadar çok olacağına inanılırdı. Kurban edilecek suçlular yeterli sayıda değilse, savaş tutsakları kurban edilerek eksiklik giderildi. Vakit geldiğinde, bu kişiler druidler (Kelt rahipleri) tarafından kurban edilirdi. Bazıları oklarla vurulur, bazıları kazığa oturtulurdu. Bazıları da şu şekilde canlı canlı yakılırdı: Hasırdan ya da tahta ve çimenden yapılma devasa heykeller inşa edilir, içleri canlı insan, sığır ya da başka çeşit hayvanlarla doldurulurdu. Heykeller ateşe verilir ve içindeki canlılarla birlikte yakılırdı.”

Filmin halk kültürünü kullanış biçimi o güne kadar korku filmleri arasında görülmemiş bir yoğunluk ve estetiğe sahip olmasına karşın Mikel J. Koven, “Film, Folklore and Urban Legends” adlı kitabında senarist ve yönetmenin Altın Dal’ı, tartışmaksızın, yegane ve doğruluğu kanıtlanmış ana kaynak olarak almalarını yanlış yorumlama şeklinde nitelendiriyor.  Koven’e göre “hasır heykel” hikayesi, Frazer ve onun kaynaklarında (Caesar, Posidonius vs.) anlatıldığı şekliyle bir kültürün “başka bir kültür” hakkında anlattığı bir efsanedir. Dolayısıyla gerçekliği konusunda söylencesel anlamda bir değerlendirme yapılması gerekir. Koven’in filme ilişkin ikinci yanlış yorum tespiti ise “güneş tanrısı” ile ilgili. Hardy ve Shaffer,  Frazer’ın Beltane Ateşleri Festivali hakkında yazdıklarına sıkı sıkıya bağlı kalırken, Frazer’ın farklı bakış açılarına açık anlatımını görmezden geliyor. Avrupa’daki ateş festivallerinin tümü birlikte değerlendirildiğinde Frazer, Mannhardt’ın güneş teorisi uyarınca yakılan ateşlerin güneşin yaratıcı gücünü taklit ettiğini ifade etmekle beraber, etnografik kanıtlar doğrultusunda bu eylemlerin aslında “toprağı zararlı etkiler ve kötü güçlerden korumak, arındırmak” amacıyla yapıldığını belirtiyor. Bu aşamada filmin ana karakteri Çavuş Neil Howie’ye dönmekte yarar var.Howie, hristiyanlık dinine son derece bağlı ve bu dinin gerekleri uyarınca –henüz evlenmediği için- bekaretini koruyan bir kişi olarak resmediliyor. Howie’nin peşi sıra tanık olduğumuz pagan adetlerin yarattığı şaşkınlık ve tiksinti Howie’yle aynı düşünceleri paylaştığımız noktalarda ortaya çıkıyor. Fotoğrafı ters çevirip okuduğumuzda şöyle de söyleyebiliriz: Herhangi bir inanç sistemi içerisinde mutlak kabul ettiğimiz doğrular, ötekini önsel olarak ilkellikle itham etmemize yol açıyor. Binaenaleyh iki farklı inanç sisteminin çizgilerini birbirleriyle bağdaştırmadığınız sürece korkunç ya da gerilim dolu diye nitelendirebileceğimiz bir atmosferin devamı sağlanabiliyor. Filmde Howie’nin katı dindarlığının bu iki zıt kutbu yaratmaya hizmet ettiğini düşünüyorum. Yoksa bir başka bakış açısından şunu rahatlıkla düşünebilirdik: Eninde sonunda pagan topluluklar da yaşamlarını idame ettirebilmek için kendi inanışları çerçevesinde birtakım pratikleri hayata geçiriyorlar. Güneş tanrısına kötülüklerden arınmak için kurban adayan azınlık bir topluluğun, kendisini yok etmekle tehdit eden çoğunluk düşüncenin temsilcisini (burada Howie, Frazer’ın sözünü ettiği suçlu olabilir pekala. Bkz. adaya kanun güçlerini getireceğini söyleyerek tehdit etmesi vb.) kurban etmek istemesinden doğal bir şey olamaz. Hardy ve Shaffer’ın filmin sonunda birbiriyle uzlaşmaz bu iki inancı birleştirdiği bir nokta var ki,  gerçekten dikkate değer. Bir tarafta ada halkı, diğer tarafta Howie, yeniden doğuş için kendi usullerince dua ederken, doğum ve ölüm arasında olup biten her şey, küçük bir ayrıntı gibi görünüyor insanın gözüne.

Leon Hunt, “Necromancy in the UK: witchcraft and the occult in British horror” makalesinde folk horror adını açıkça zikretmese de okült temalı İngiliz korku filmlerinin popüler sinemadaki son büyük ürünü olarak The Wicker Man filmini gösterir. Hunt’a göre Yahudi-Hristiyanlık dualizmini reddedişi ve büyü kavramına etnografik yaklaşımıyla film, geleneksel doğa üstü hikaye anlatımında bir kırılma noktasıdır. Ancak bu özgünlük İngiliz korku filmlerinin tipik yapısından farklı duruşuyla kendi sonunu hazırlar. Dahası Atlantik’in öte yakasında The Exorcist filmiyle popüler kültür ürünleri artık, karanlık sembolizm ve mimariden, izleyicinin kolay hazmedemeyeceği aşırılıklara (küfür, dini aşağılama, her türlü beden sıvısının ifşası) yönelmiştir.

Murat Ocakcan (ocakcan@gmail.com)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...


  • Karagöz
    9 Oca 2012 19:30

    Her zamanki gibi çok ince (akılcıl)ve güzel bir yazı..

  • Snikt
    2 Şub 2013 20:02

    Şahane yazı olmuş tebrikler.

  • Yorumunuz:


    Attack From Planet B Extreme Haribo Giallo For Dummies Immoral Tales Kahramanlar Sinemada Korku Sitesi Once upon in a time in Western Öteki Sinema SİBB Sinematik Ters Ninja B-Film Blog


    yeni