iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram
Alejandro Amenábar'ın yönetmenliğini yaptığı thesis 1996 filminden bir sahne fake snuff

Hayatın her alanında olduğu gibi şehir efsaneleri sinemada da var olmuştur. Snuff filmler, son zamanlarda sıkça duyduğumuz, bazı filmlere de konu olan ama varlığı kanıtlanamamış adeta bir şehir efsanesine dönüşmüş ya da dönüştürülmüştür. “Snuff” terimi, sinematik bir kavram olarak ilk kez 1971 yılında Ed Sanders’ın Charles Manson tarikatını anlattığı The Family: The Story of Charles Manson’s Dune Buggy Attack Battalion kitabında, Manson ve takipçilerinin bu tür cinayet filmleri kaydetmiş olabileceğine dair kanıtlanmamış iddialardan bahsedilmesiyle ortaya çıkmıştır. Aslında bakacak olursak bu filmlerin çıkış kaynağının korku filmleri olduğunu söylemek mümkün. Bazı yönetmenler filmlerinin gişede iyi iş yapması için filmlerinin gerçek bir olaydan esinlendiğini belirtmiş ve filme gerçeklik katmak istemişlerdir. Bunun ilk örneklerinden biri ise Texas Chain Saw Massacre filmidir. Bu düşük bütçeli film gerçek bir hikâyeye dayandığını ima etmiş ve büyük bir başarı elde etmiştir. Bunun yanı sıra birçok korku filmi izleyicisi hala Le Jorobado de la Morgue, Buio Omega, ve Der Todesking gibi filmlerde gerçek cesetler kullanıldığını düşünmektedir.

Snuff efsanesini küresel bir histeriye dönüştüren olay ise 1975–1976 yıllarında yaşanan Snuff filmi aldatmacasıdır. Michael ve Roberta Findlay çiftinin Arjantin’de Manson cinayetlerini sömürerek yaklaşık 30.000 dolara çektikleri 1971 yapımı Slaughter filminin haklarını 1972 yılında dağıtımcı Allan Shackleton satın aldı. Bir izleyicinin filmi gerçek sanması üzerine Shackleton, filmin adını Snuff olarak değiştirdi ve cinayetlerin gerçekten işlendiği izlenimini yaratmak için çeşitli yöntemlere başvurdu.

1976 tarihli video nasty filmi snuff tan bir gore sahne

Shackleton bununla da kalmadı. Filme karşı mücadele eden bir ahlak derneği ve Vincent Sheehan adında kurgusal bir eski avukat yarattı; sahte gazete kupürleri hazırlatarak protestolar düzenletti. Medya ve bazı eleştirmenler de filmi görmeden olayların gerçek olduğuna dair yazılar yayımlayınca yaratılan söylenti giderek büyüdü. Hatta New York’ta bir depoda Simon Nocturne’e 10.000 dolar karşılığında, sadece bir günde sahte bir final sahnesi çektirdi. Bu sahnede bir film ekibinin başrol oyuncusunu gerçekten öldürdüğü izlenimi yaratılıyor, tam cinayet anında ise kamera kararıyordu. Film 1976’da vizyona girdiğinde büyük feminist protestolar ve bomba ihbarlarıyla karşılaştı ve beklenmedik bir ilgi gördü. Shackleton yıllar sonra bütün bunların bir aldatmaca olduğunu itiraf etmesine rağmen Snuff efsanesi çoktan kulaktan kulağa yayılmıştı.

Snuff filmler birçok filme direkt ya da dolaylı yoldan esin kaynağı olmuştur. Yakın tarihten iki filmi buna örnek verebiliriz; ilki Alejandro Amenábar’ın yönetmenliğini yaptığı 1996 yapımı Tesis, diğeri ise Joel Schumacher’in yönetmenliğini yaptığı ve ünlü oyuncu Nicolas Cage’in başrolünde oynadığı 1999 yapımı 8MM filmidir. İki filmde de ana karakter bir şekilde bu filmlere ulaşıp daha sonra yine bu filmlerin peşine düşmektedir.

Bu filmleri şöyle tanımlamak mümkün: Özel efektler kullanılmadan gerçek ölüm görüntülerini içeren, insanların tecavüze uğradığı veya katledildiği filmler. Buradaki en önemli ayrım ise görüntülerdeki cinayet ya da tecavüzün kurmaca bir sahne olmaması ve bu eylemlerin, elde edilen görüntülerin el altından satılması amacıyla gerçekten gerçekleştirilmiş olmasıdır. Akademisyen Giuseppe Previtali de gerçek bir snuff filmden söz edebilmek için cinayetin kamera karşısında ve gerçek zamanlı olarak işlenmesi, bunun ticari kazanç ya da eğlence amacı taşıması ve elde edilen görüntülerin sadece para ödeyen küçük bir gruba gizli yollarla dağıtılması gerektiğini belirtmektedir. Bu filmler doğal olarak yasal olmamakla birlikte şu ana kadar varlığı kanıtlanamamıştır.

cannibal holocaust italyan istismar filminden bir fake snuff sahne

Fakat aşağıda sayacağım 4 madde bu filmlerin olabilirliğini güçlendirmektedir.

• Gore filmlerin yarattığı etki: Gore filmlerde izleyiciye sunulan grafik şiddet son zamanlarda o kadar sınırları zorlamaya başladı ki gerçekle kurgu birbirine girmiş durumda. Guinea Pig serisi içerdiği şiddet görüntüleriyle Fake Snuff olarak tanımlanmaktadır. Öyle ki, 1991 yılında bu Japon yapımı vahşet serisinin üçüncü filmi “Chiniku No Hana”yı (1990) izleyen aktör Charlie Sheen, bunun gerçek bir cinayet olduğunu sanarak FBI ve MPAA’ya başvurmuş, olay ulusal televizyonlara taşınmış ancak yapılan incelemelerde filmin tamamen özel efektlerden ibaret olduğu kanıtlanmıştır.

• Çeşitli kaza, intihar, idam gibi görüntülerin toplandığı Faces of Death serisi ve buna ek olarak günümüzde Telegram kanallarında dolaşan canlı yayın ölümleri, savaş görüntüleri, IŞİD infaz videoları ya da Traces of Death gibi şiddet derlemeleri.

• Son zamanlarda filmlerde Snuff konusunun sıkça işlenmesi.

• Bazı seri katillerin işledikleri cinayetleri görüntülemeleri.

Snuff Filmlerin Sinemaya Etkisi:

Snuff filmlerin İstismar filmleri dışındaki filmlerde de yer almıştır. Michaell Powell’in Peeping Tom (1960) filmi bunun ilk örneklerindendir. Filmde bir adamın işlediği cinayetleri kameraya kaydetmesi ve daha sonra bunları izlemesi anlatılmaktadır. 1979 yapımı Hardcore filminde ise kızı kaçırılan bir babanın kızını bulmak için verdiği mücadele ve bu mücadele sırasında gizli çekilmiş bir tecavüz görüntüsünü para vererek izlediğini görüyoruz. Yakın tarihli The Condemned filminde ise bir grup mahkumun bir adaya bırakıldığını ve hayatta kalmak için birbirlerini öldürmeleri gerektiğini görüyoruz. Bunu yapmak zorundadırlar çünkü internette birçok kişi milyon dolarlar vererek bu vahşeti izlemekte ve mahkumlar üzerinden bahis oynamaktadırlar. Bunun gibi Snuff temalarını içinde barındıran filmleri şu şekilde listeleyebiliriz: Paul Schrader’in Hardcore (1979), 1977 yapımı Last House on Dead End Street, Ruggero Deodato’nun Cannibal Holocaust (1980), David Cronenberg’in Videodrome (1983)-Cronenberg’in bu filmi çekmeden önce Snuff temalı bir film izlediği ve Videodrome’un böylece ortaya çıktığı söylenmektedir.- Arnold Schwarzenegger’in oynadığı The Running Man (1987), Rémy Belvaux’nun Man Bites Dog (1992), Nine Inch Nails’ın kısa filmi “The Broken Movie” (1993) Henry: Portrait of a Serial Killer (1986), Alejandro Amenabar’ın Tesis (1996), Anthony Waller’ın Mute Witness (1994), Joel Schumacher’in 8mm (1999), John Ottman’ın Urban Legends: Final Cut (2000), Fred Vogel’in August Underground (2001), Marc Evens’ın My Little Eye (2002), Bernard Rose’un Snuff-Movie (2005), Nimrod Antal’ın Vacancy (2007), The Condemned (2007), ve Eli Roth’un Hostel serisi.

Saydığımız filmlerde Snuff efsanesinin etkisi dolaylı ya da açık şekilde hissedilmektedir. Snuff filmler, gerçek ya da değil kesin olarak bilmiyoruz ama insanoğlunun internetten para karşılığı yatak odalarını izlediği ya da BBG evlerinin arttığı bir ortamda Snuff filmlerinde ortaya çıkması oldukça olası görünüyor.

snuff-poster

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


3 Yorum

  1. fragariac 14 Temmuz 2009 - 00:37

    Şu an vizyonda olan ”coming soon” adlı tayland yapımı film de bir snuff filmini ve sonuçlarını konu alıyor, spoiler vermemek için çok bahsetmeyeyim. Bir de poltergeist 1′ de geçek insan kemikleri kullanıldığı ve bu nedenle filmin lanetlendiği ve oyuncuların teker teker hayatlarını kaybettiği iddia edilir hep.

    Yanıtla
  2. quattromosche 27 Temmuz 2009 - 15:09

    Snuff denilen şeyin, özellikle planlanıp çekilenlerinin öyle veya böyle el altından dağıtıldığına, özel bir yerlerde gösterildiğine eminim. Birbirimize sık sık yok savaş dehşeti, yok bilmem ne de kanlı gelenek gibi başlıklara sahip e-postaları sözde bir dehşetle izleyip tekrar birbirimize gönderiyoruz. Gerçek olmayanı da olduğunu iddia etmekten geri kalmıyoruz. Evet, hepimiz ölümden korkuyoruz, pek çoğumuzda ölüm anından. Yine pek çoğumuz bu korkuyu altetmek için kendini zorlayarak izliyor. Böylelikle ölümün dehşetini anlamış oluyoruz değil mi? Oluyor muyuz gerçekten. Hoş, bu da bir tabu, ve de birilerine göre yıkılması gereken bir tabu. Tolga’nın yazısındaki son paragraf bir fantezi gibi gelmiyor. Eninde sonunda olacak. Bundan dolayı da başımız göğe erecek. Biliyorum, bu mesele açıldığında hep aynı şeyi yazıp duruyorum. Tabii ki kimseye izlemeyin demeyeceğim. Kendime diyebiliyor muyum? Yine de, ben dahil, insan olarak sınırımızı bilememek beni rahatsız ediyor.

    Bir de yeni dönem dijital kameralı extreme markalı (Dimension Films’den bahsetmiyorum) filmler var. İşin doğrusu yapanların niye ve nasıl yaptığı değil, izleyenin nasıl izlediği, nasıl etkilendiği, kapattığında ne düşündüğü daha çok ilgilendiriyor beni. Yani 14-15 yaşındakilerin bu filmleri birbirlerine anlatmaları ile bizim aynı yaşlarda, ne bileyim, Day Of The Dead’i birbirimize anlatmamız arasında ciddi bir fark var. Ben yetmişlerin İtalyan filmlerinin etli kanlı korku filmlerinde kaldım. Her ne kadar bu duruma basamak ayılsalarda o kadar zararlı gelmiyorlar artık.

    Ya da çok mu umursuyorum ne?

    (Not: Bunları yazarken dinlediğim Sigur Rós – Bíum Bíum Bambaló parçasının bu kadar içlenmemde etkisi büyük.)

    Yanıtla
  3. cbi82 26 Aralık 2011 - 15:21

    Flower of Flesh and Blood filmi bayağı gerçekçiymis hatta Charlie Sheen F.B.I’yı aramış zamanında

    Yanıtla

Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm