iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram

Sinemanın en karanlık köşelerine,  özellikle snuff film efsanelerinin kulaktan kulağa dolaştığı o tekinsiz dehlizlerde dolaştığınızda, karşınıza çıkacak en kötü şöhretli filmlerden biri şüphesiz Japon yapımı Guinea Pig serisidir. Çoğu insan için bu filmler, sadece mide bulandırıcı efektlerden ibaret birer çöp film olabilir. Ancak 1991 yılında, bu filmlerden biri, ünlü Hollywood yıldızı Charlie Sheen’in eline geçtiğinde olaylar FBI soruşturmasına kadar varan absürt bir olaya dönüştü.

Bir Şehir Efsanesinin Doğuşu: Charlie Sheen ve FBI Dosyası

Olaylar, yazar ve eleştirmen Chris Gore’un, oyuncu Charlie Sheen’e Guinea Pig 2: Flowers of Flesh and Blood (1985) filminin bir kopyasını vermesiyle başladı. Sheen, izlediği sahnelerdeki vahşetin gerçekçiliği karşısında o kadar dehşete düştü ki, ekrandaki kadının gerçekten öldürüldüğüne inanarak FBI’ı aradı. Sheen yalnız değildi; bu filmler daha önce İsveç’te polisin adli tıp uzmanlarına danışmasına ve İngiltere’de Christopher Berthoud adlı bir vatandaşın filmi ithal ettiği için para cezasına çarptırılmasına neden olmuştu.

FBI soruşturmayı ciddiye aldı. Ancak Japon yetkililer ve yapımcılarla temasa geçildiğinde gerçek ortaya çıktı. Yapımcılar, FBI ajanlarına filmin kamera arkası belgeselini izleterek, kesilen uzuvların ve akan kanların tamamen özel efekt olduğunu kanıtladı. Uzmanlar da görüntüleri analiz ettiğinde, efektlerin biyolojik olarak hatalı olduğunu tespit etti.

Charlie Sheen’in bu yanlış anlaması, sinema tarihindeki snuff efsanesini daha da güçlendirdi. Tıpkı yönetmeninin oyuncuları öldürdüğü sanılan Cannibal Holocaust veya pazarlama hilesi olarak gerçek cinayet iddiasıyla sunulan 1976 yapımı Snuff filmi gibi, Guinea Pig de izleyicinin gerçek ölüm izleme arzusunu ve korkusunu manipüle etmişti. Bugün internetin karanlık köşelerindeki Red Room efsaneleri neyse, 90’larda VHS kasetlerde dolaşan Guinea Pig oydu.

Batılı bir izleyiciye şok edici gelen bu aşırılığın, Japonya’nın yakın tarihinde derin kökleri vardır. II. Dünya Savaşı sonrası Japonya’da sansürün gevşemesiyle birlikte, Roman Porno ve Pinky Violence gibi şiddet ve erotizmin sınırlarını zorlayan türler patlama yapmıştı.

Guinea Pig serisi, sadece kanlı bir eğlence değil; savaş sonrası Japonya’nın hızla değişen kültürel, ekonomik ve toplumsal yapısının yarattığı anksiyeteleri, bedensel deformasyon üzerinden dışa vuran bedensel korku örnekleridir.

Devil’s Experiment

Serinin ilk filmi Devil’s Experiment, bir belgesel estetiği kullanarak izleyiciyi manipüle eder. Film, “Bu kaseti bulduk, bunlar gerçek bir deneyin kayıtlarıdır” iddiasıyla açılır. Yönetmen Satoru Ogura, özellikle meşhur iğne sahnesiyle izleyicinin sınırlarını test eder. Bir iğnenin göz bebeğine saplanışını izlemek, Luis Buñuel’in Bir Endülüs Köpeği filmindeki sürrealist sahneyi andırsa da, burada amaç izleyiciyi şiddete karşı duyarsızlaştırmaktır. Film, ataerkil gücün kadın bedeni üzerindeki mutlak hakimiyetini ve izleyicinin bu şiddete tanıklık ederken nasıl suç ortağına dönüştüğünü sorgular.

Flowers of Flesh and Blood

Charlie Sheen’i korkutan film olan Flowers of Flesh and Blood, ünlü korku mangası sanatçısı Hideshi Hino tarafından yönetilmiştir. Filmde, samuray zırhı giymiş ancak modern cerrahi aletler kullanan bir katil, bir kadını parçalayarak ondan bir sanat eseri yaratmaya çalışır.

Bu görüntü, Japonya’nın modernleşme sancılarını simgeler: Bir yanda şanlı, geleneksel geçmişe duyulan özlem, diğer yanda modern hayatın getirdiği çürüme. Katilin, kurbanın iç organlarını çiçekler olarak sunması, geleneksel seppuku (hara-kiri) ritüelinin modern ve sadist bir parodisidir. Hideshi Hino’nun manga estetiğinden gelen sevimli ama grotesk tarzı, şiddeti gerçekçilikten uzaklaştırıp teatral bir şova dönüştürür; kurban acı çekmekten çok, uyuşturulmuş bir halde tuhaf bir ekstazi yaşar.

He Never Dies

Eğer Charlie Sheen serinin tamamını izleseydi, He Never Dies filmine geldiğinde işin kurgu olduğunu muhtemelen anlardı. Çünkü bu filmde seri, korkudan kara mizaha ve toplumsal hicve kaymakta. Başrolde, intihar etmeye çalışsa da ölemeyen mutsuz bir maaşlı çalışan olan Hideshi vardır.

Hideshi, iş yerinde o kadar değersizdir ki, bilgisayar ekranı bile ona değersiz hatası verir. Kendini ne kadar keserse kessin ölememesi, Japon kurumsal yapısı içindeki sıkışmışlığı ve erkeklik krizini simgeler. Filmin sonunda Hideshi, kendi iç organlarını iş arkadaşına fırlatarak kahkahalar atar. Bu sahne, Deleuze’cü bir Organsız Beden kavramıyla okunabilir; Hideshi, toplumsal normların dayattığı temizlik ve düzen takıntısından, ancak bedenini tamamen parçalayarak ve bir kaosa dönüşerek özgürleşir.

Devil Woman Doctor ve Mermaid in a Manhole

Serinin diğer filmleri de benzer toplumsal eleştiriler barındırır. Mermaid in a Manhole, yine Hideshi Hino tarafından yönetilen ve serinin en sanatsal filmi olarak kabul edilen yapımdır. Bir ressamın, vücudu çürüyen bir deniz kızının irin ve kanlarını boya olarak kullanmasını anlatır.

Öte yandan Devil Woman Doctor, bir drag queen doktor olan Peter’ın absürt vakalarını konu alır. Filmdeki en çarpıcı anlardan biri, insan etinin tadıldığı bir partidir. Temizlikçi kılığındaki karakter, “Babam savaşta yemiş olabilir ama ben hiç yemedim,” diyerek Japonya’nın II. Dünya Savaşı sırasındaki yamyamlık ve savaş suçları geçmişine, o konuşulmayan devasa travmaya cesurca bir gönderme yapar. Bu, Japon toplumunun iki yüzlü yapısına yönelik sert bir eleştiridir.

Guinea Pig serisi, bugün bile ulaşılması zor, snuff efsanesini besleyen bir kült statüsündedir. Hatta bu miras, günümüzde American Guinea Pig serisiyle Batı’da devam ettirilmektedir. Bu filmleri izlemek, ana akım izleyici için zorlayıcı olabilir. Ancak parçalanan uzuvların ve sahte kanın ötesine bakıldığında, bu filmlerin sadece şiddet pornosu olmadığı görülür.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm