iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram

Dario Argento’nun Suspiria’sı için Goblin tarafından bestelenen tınıları duyduğunuzda aklınıza doğal olarak cadılar, renkli ışıklar ve İtalyan korku sinemasının barok estetiği gelir. Ancak 1980 yapımı We’re Going to Eat You (Diyü Wu Men), bu müziği alıp bambaşka bir cehennemin fonuna yerleştiriyor. Telif haklarının Vahşi Batı yasalarıyla –ya da yasasızlığıyla– yönetildiği bir dönemin Hong Kong’unda, Tsui Hark’ın bu ikinci uzun metrajı, izleyiciyi neyin beklediğine dair hiçbir fikrinin olmadığı bir macera sürüklüyor. Film, bir korku filmi mi, slapstick bir komedi mi, stilize dövüş kareografilerinin olduğu bir dövüş filmi mi, yoksa nihilist bir politik hiciv mi olduğuna karar verememiş, belki de karar vermek istememiş şizofrenik bir yapım.

Tsui Hark, kariyerinin henüz başındayken, The Butterfly Murders’ın gişedeki başarısızlığının gölgesinde bu projeye giriştiğinde, elinde tutarlı bir senaryodan ziyade öfke ve ham bir enerji varmış gibi hissettiriyor. Karşımızdaki yapım, bir istismar sineması örneği gibi dursa da, Doğu ve Batı’nın en uyumsuz parçalarının zorla bir araya getirilip dikildiği bir Frankenstein canavarı. Ajan 999 adında, ismiyle alakası olmayan bir kanun adamının, Rolex adındaki bir hırsızı yakalamak için yamyamlarla dolu bir adaya düşmesini izliyoruz. İsimlerin bu denli karikatürize seçilmesi bile filmin ciddiyet seviyesini —ya da ciddiyetsizliğini mi demeliyim? — baştan ilan ediyor. Ancak bu tuhaf durum, filmin içerdiği vahşetin etkisini azaltmıyor; aksine, kahkaha ile tiksinti arasında gidip gelen o rahatsız edici ikilem, filmin ana ritmini oluşturuyor.

Yamyam Köyü, Politik Hiciv ve Hong Kong’un Sınır Tanımaz Sineması

Adadaki yamyam köyü, Tobe Hooper’ın The Texas Chain Saw Massacre’sından fırlamış gibi duran, deri önlüklü ve maskeli kasaplarla dolu. Bu karakterlerin Taze et! çığlıkları eşliğinde yemek gongunu çalmaları, tür sinemasının klişeleriyle dalga geçen ama aynı zamanda o klişelere sıkı sıkıya tutunan bir yönetmenin imzasını taşıyor.

Filmin en belirgin sorunu, belki de en büyük silahı olan temposu. Tsui Hark, dur durak bilmeyen bir kurgu ve çılgın bir kamera kullanımıyla seyirciyi boğmayı tercih ediyor. İlk yarım saatte bu enerji sarhoş edici olabilir; ancak film ilerledikçe bu sürekli hareket hali, bir lunapark treninde sonsuz bir döngüye hapsolmuşsunuz hissi yaratıyor. Seyirciye nefes alacak alan bırakmayan bu kurgu tercihi, bir noktadan sonra yorucu bir deneyime dönüşüyor.

Yamyamlık temasının işlenişi ise sadece kan ve vahşet üzerinden okunmamalı. Tsui’nin senaryosunda, dönemin siyasi atmosferine ve komünist rejimlere dair hınç dolu, pek de ince olmayan bir alegori yatıyor. Köy şefinin eti dağıtma biçimi, askerleri ve halkı arasındaki uçurum, “Bu dünya yamyamlarla dolu, her şey neyi yemek yediğinize bağlı” şeklindeki lafları, filmin politik bir hiciv olma iddiasını taşıyor. Ancak bu alt metin, filmin kaotik yapısı içinde derinleşmekten ziyade, yönetmenin öfkesini kustuğu bir araca dönüşüyor.

Grand Guignol Finali ve Trash Sinema Ruhunun Doğuşu

Filmdeki mizah anlayışı, dönemin Hong Kong sinemasının sınır tanımazlığını anlamak için de bir o kadar elzem. Özellikle aşk peşindeki iri yarı bir adam tarafından canlandırılan kadın yamyam karakteri, grotesk ve rahatsız edici bir mizahın ürünü. Bu karakterin Ajan 999’a olan ilgisi ve yaşanan kovalamaca, filmin tonundaki dengesizliği zirveye taşıyor. Bir yanda parçalanan uzuvlar, diğer yanda Benny Hill şovlarını aratmayan bir slapstick komedi. Hele ki o patenli kaçış sahnesi ve içinin doldurulmuş manda kafalarıyla yapılan dövüş sekansı, filmin gerçeklikle bağını tamamen kopardığı anlar olarak hafızaya kazınıyor ve izleyiciye “ben şimdi ne izledim?” sorusunu sorduruyor.

Tsui Hark’ın kendisi bile bu filminden haz etmiyor.

Yönetmen, yıllar sonra verdiği bir röportajda filmin pek de iyi olmadığını itiraf ediyor ve onu kendi filmografisinde üvey evlat muamelesi gibi görüyor. Bunda haklılık payı yok değil. We’re Going to Eat You, ne bir görsel ihtişamına sahip ne de epik bir anlatıma. Ancak tam da bu olmamışlık” bu çiğlik, onu trash sinema meraklıları için bir hazineye dönüştürüyor.

Finaldeki Grand Guignol tarzı hesaplaşma, köy şefinin kendi halkı tarafından parçalanıp yenmesiyle son buluyor. Bu, ilahi bir adalet mi yoksa sadece besin zincirinin bir devri daim mi? Tsui Hark, seyirciye ahlaki bir ders vermektense, kanlı bir şaka yapmayı tercih ediyor. Kahramanın aşk ilgisinin ona hala atan bir insan kalbi sunmasıyla biten o mutlu son parodisi, filmin nihilizmini taçlandırıyor. Aşkın ve hayatta kalmanın bedeli, başkasının kalbini söküp almaktır belki de.

Mideniz kaldırıyorsa, afiyet olsun.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm