iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram

Cazdan Sinemaya: Bologna, Yenilgi ve Kaçış

Pupi Avati’nin sinemasına göz gezdirirken, onu sadece bir yönetmen olarak değil, hayalleri yarıda kalmış bir caz sanatçısı olarak da düşünmek gerekir. (Avati 1950’li yıllarda Reno Dixieland Band adlı Jazz grubunun kurucularındandır.) Tüm o gotik karanlığın, Emilia kırsalının boğucu atmosferi ve filmlerine sızan o tekinsiz ölüm korkusunun kökeninde, Lucio Dalla’nın gölgesinde kalmış bir klarnetçinin hüznü yatar. Çünkü Avati kurucusu olduğu gruptan kendisini çokta yetenekli hissetmediği için ayrılmıştır. Müziğe ve doğduğu şehir Bologna’ya olan tutkusu filmlerindeki en belirgin özelliklerindendir. Avati, sinemaya emin adımlarla değil, Bologna’nın taşra gerçekliğinden yediği tokatlarla, bir kaçış planı olarak girmiştir.

Hikâye, 1968’de, başlar: Balsamus, l’uomo di Satana. İsmi bile B-sınıfı bir ucuzluğu çağrıştırsa da içindeki dünya Avati’nin zihninin bir yansıması gibidir. Cüce bir şifacı, duvardan çıkan ellerle tatmin olan sadakatsiz bir eş ve taşranın o boğucu, ensestvari kapalılığı. Avati’nin norm dışı olana, canavarca addedilene duyduğu o hastalıklı merak burada filizlenir. Balsamus, iktidarsızlık ve güç arayışı arasında sıkışmış, sonunda görkemli bir intiharla sahneden çekilen bir figürdür, tıpkı Avati’nin o dönemde sinemadan neredeyse silinecek olan kariyeri gibi.

İlk filmin ticari felaketini, entelektüel olma çabasıyla çektiği Thomas… gli indemoniati izler. Dönemin popüler oyuncusu Edmund Purdom’u kadroya katmak bile filmi kurtaramaz. Film Locarno film festivalinde gösterilir ama hiç dikkat çekmez. Bu durum Avati’yi gerçek bir uçuruma sürükler. Bologna, başarısızlığı affeden bir şehir değildir. Arkadaşları selamı sabahı keser, barlarda Dr. Cazzarola (İtalyanca argo: Boş konuşan, bir işe yaramayan, hayalperest, beceriksiz doktor) diye telefona çağrılıp, ahizeyi kaldırdığında yüzüne karşı yapılan o aşağılayıcı şakalarla, loser etiketini iliklerine kadar hisseder. Avati’nin sineması işte bu aşağılanmadan, bu dışlanmışlık hissinin verdiği öfkeden beslenir.

Sinemaya bir süre arar ve dört buçuk yıl boyunca dondurulmuş balık satmak zorunda kalır. Findus’un bölge müdürüdür artık.

Yeniden Doğuş: La Casa Dalle Finestre Che Ridono ve Kişisel Korku

Sinema defterini kapattığını sandığı o yıllarda, bir mucize yaşanır. Roma’ya taşınan, soyadını değiştirmesi tavsiye edilen o bitik adam, bir senaryosunu Yönetmen Ugo Tognazzi’nin kapısına bırakır. Tognazzi, o sırada Paris’e gitmek üzeredir ve senaryoyu çantasına  tesadüfen atar. Okuduğunda ise Paris’ten o efsanevi telefonu açar: “Pupi, sen misin? Sen bir köpeksin ama bu senaryo harika!”. La mazurka del barone… işte böyle doğar.

Ancak Avati’nin asıl ruhu komedide değil, korkunun o en saf halinde saklıdır.

1976’da çektiği La casa dalle finestre che ridono, İtalyan giallo sinemasının en özgün, en rahatsız edici başyapıtlarından biri olarak tarihe geçer. Ama bu filmi Dario Argento’nun stilize cinayetlerinden ayıran temel bir fark vardır: Avati’nin korkusu otobiyografiktir. Savaş yıllarında, küçücük bir çocukken kendisine anlatılan o korkunç masallardan, mezarı açıldığında kadın olduğu anlaşılan rahip hikayelerinden beslenir. Bu filmdeki korku, karanlık bir odada rahip-kadın’ın merdivenlerden inmesini bekleyen bir çocuğun saf dehşetidir. Güneşli Emilia manzaraları, rutubetli kiliseler ve çürümüşlük; hepsi o çocukluk travmasının sinematografik bir dışavurumudur.

Bu dönemde Avati, korku ve mizah arasında ince bir çizgide ilerler. Tutti defunti… tranne i morti, bir Agatha Christie parodisi gibi başlasa da katilin kurbanının kanına bulanmış eldivenleriyle tuvalet ihtiyacını giderdiği o sahneyle, türün tüm ciddiyetini yerle bir eder.

Ama asıl delilik, Le stelle nel fosso (1978) ile başlar.

Bir senaryo yoktur. Her gün sete gidilir ve o gün ne çekileceği orada yazılır. Kulağa tuhaf gelse de ortaya çıkan iş, Po Deltası’nın sisleri arasında kaybolmuş, masalsı bir şiirdir. 18. yüzyıl kostümleri, ensest imaları, ölümle (Santo Bartolomeo) yapılan evlilikler… Avati burada sinemanın kurallarını değil, rüyaların mantığını işletir. Hikaye, bir fare avcısının anlattığı masalın içine hapsolmuş bir kız çocuğuyla biter; ki bu, izleyiciyi de o lanetli döngünün içine hapseder. Bu film, Avati’nin zanaatkâr kimliğinin ötesine geçip, saf bir vizyonere dönüştüğü andır.

Zeder ve Ölümün Ötesi

Sonra Zeder (1983) gelir. Zombilerin sadece et yiyen canavarlar olduğu bir dönemde, Avati meseleye Fulcanelli’nin simyası ve K Bölgeleri teorisiyle yaklaşır. Ölüm burada bir son değil, aşılabilecek ama bedeli ağır bir sınırdır.

Avati’nin Amerika macerası ise, gerçekçi olmak gerekirse, biraz kafa karıştırıcıdır. Dove comincia la notte ve La stanza accanto gibi filmlerle hikayelerini Iowa’ya ya da Amerikan banliyölerine taşısa da o evler, o ilişkiler ve o kasvet buram buram özelem kokan Bologna’dır.

Televizyonun sinemadan aşağı görüldüğü bir çağda, Avati Voci notturne (1995) ile bu önyargıyı da parçalar. Belki de kariyerinin en karanlık, en karmaşık işidir bu. Roma’nın göbeğinde, Tiber Nehri’nde bulunan bir ceset, Pontifex tarikatı, ölümsüzlük peşindeki elitler ve kişilik bölünmeleri… Oğlu Tommaso’nun gerçek bir araştırmasından yola çıkarak yazdığı bu senaryo, Twin Peaks’in İtalyan, daha okült ve daha az cool ama daha korkutucu bir versiyonu gibidir.

Ve tabii ki oyuncular… Avati’nin seti, kendi deyimiyle bir sorunlu aile evidir. Carlo Delle Piane gibi, kimsenin yüzüne bakmadığı, kariyeri bitmiş oyuncuları alır ve onları birer ikona dönüştürür. Diego Abatantuono’yu, sırf eski bir telefon rehberinde numarasını bulup aradığı için Regalo di Natale gibi ciddi bir dramda oynatması, onun yönteminin deliliğini ve dehasını özetler. O, kaybedenleri sever çünkü kendisi de o kaybedenler kulübünün daimi üyesidir; sadece elinde bir kamera vardır.

Pasolini, Salò ve İtalyan Sinemasının En İyi Saklanan Sırrı

Bir de Pasolini meselesi var ki, bu İtalyan sinemasının en iyi saklanan sırlarından biridir. Salò ya da Sodom’un 120 Günü. O lanetli filmin senaryosunda Avati’nin parmağı vardır, hem de sandığımızdan çok daha fazla. Pasolini, Avati’nin yazdığı ilk taslağı çöp diyerek reddetmiş, ama sonra onu yanına çağırıp “gel bunu beraber düzeltelim” demiştir. Jenerikte adı geçmez, ama o vahşetin, o kötülüğün kurgusunda, Bologna’nın o iyi aile çocuğunun da hayal gücü vardır.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm