iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram

1970’lerin sinemasında kaçırılma temalı filmler ayrı bir kategori gibi yükselmişti. ABD’de Patty Hearst vakasının yarattığı toplumsal paranoya bir yandan sinemayı diri tutarken, İtalya’da durum çok daha sert ve daha gerçekti. Kırmızı Tugaylar’ın ülkede yarattığı kaos, işadamlarının ve politikacıların kaçırıldığı karanlık bir dönemi beraberinde getirmişti. Bu yüzden, Eriprando Visconti’nin L’orcası hem türün bilinen kodlarını taşıyor hem de İtalya’ya özgü sınıfsal gerilimleri perdeye döküyor. Ama Visconti bunu salt politik bir fonda değil, hastalıklı erotizm, güç oyunları ve psikolojik çözülmeler üzerinden yapıyor.

Visconti’nin sinemasını bilenler bilir; güçlü ve manipülatif kadın figürü erkek karakterleri çoğu zaman bir girdabın içine çeker, onları hem cezbedip hem de yok eder. L’orca da bu çizgiyi sürdüren bir film. Filmin ana eksenini oluşturan tersine Stockholm Sendromu fikri bugün hâlâ taze duruyor. Normalde kurbanın celladına bağlanmasını izleriz; burada ise bağlanan taraf bizzat kaçıran kişi. Kurban, saf, acemi ve kötü planlanmış bir suç içindeki Michele’i kısa sürede baştan çıkarıyor, yönlendiriyor ve sonunda paramparça ediyor.

Rena Niehaus’ın Tekinsiz Cazibesi

Filmin kalbindeki isim tartışmasız Rena Niehaus. 70’lerde İtalyan tür sinemasının küçük ama etkili yıldızlarından biri olan Niehaus, burada saf güzelliğinin altına gizlenmiş itici, şımarık, hatta yer yer sinsi bir enerji taşıyor. Rol gereği sürekli sınırları zorluyor; kimi zaman seksi, kimi zaman çocukça, kimi zaman da tehlikeli ölçüde manipülatif. Bu yüzden seyircide tuhaf bir ikilik yaratıyor: Hem ilgimizi çekiyor hem de ondan rahatsız oluyoruz.

Filmde Niehaus’ın canlandırdığı Alice karakterinin tek amacı hayatta kalmak gibi görünse de, bu sürecin içinde ortaya koyduğu davranışlar –Michele’yi tahrik eden küçük oyunlar, sahte yakınlıklar, cinsel kışkırtmalar– onu dümdüz bir kurban olmaktan çıkarıyor. Ne kadar kusurlu yazılmış olursa olsun, bu rol Niehaus’ı tür sineması içinde ayırt eden bir dönemeç.

Michele Placido’nun Yanılsamalarla Kurulu Dünyası

Kaçıranlardan en genç ve en deneyimsiz olan Michele Placido’nun karakteri, sınıfsal çatışmaların bir gölgesi gibi. Sicilya kökenli, yoksul, ağır bir hayattan gelen bir adamın, zengin kuzeyli bir kıza aşık olmasının yarattığı uçurum film boyunca belirgin. Filmin bir sahnesinde Michele’nin kirli bir balıkçı teknesinde çalıştığı geçmiş görüntüleriyle, zihnindeki lüks yat fantezisi yan yana veriliyor. Bu sahne bile Visconti’nin sınıf üzerine kurduğu sinemasal dilin ne kadar net olduğunu gösteriyor.

Placido rolüne fiziksel olarak çok uygun görünse de, onun bu kadar masum ve alt sınıftan bir karaktere tam oturamadığını düşünenler haklı sayılabilir. Yine de, karakterin giderek çözülen ruh halini taşırken etkili bir varlık sergiliyor.

Visconti’nin Erotizm–Psikoloji Ekseni

Eriprando Visconti, ünlü amcası Luchino’nun aristokrat zarafetinden çok daha sert, marazi ve karanlık sularda gezinmeyi seviyordu. Onun sineması erotizmin kirli yüzüne bakar, karakterlerin ruhuna sinmiş çürümeyi kurcalar. Kariyerinde La Orca, Oedipus Orca, Una spirale di nebbia gibi örnekler bu tematik çizginin keskin halkalarıdır. Visconti çoğu zaman melodramdan uzak durur; daha çok karakterlerin psikolojik karanlıklarına girer, cinselliği bir ifade biçimi değil bir güç savaşı olarak kurar.

La Orca da tam olarak bu yaklaşımı somutlaştırıyor. Film hikâye olarak basit: kaçırılan zengin bir kız, üç beş beceriksiz gangster ve izole bir baraka. Ama Visconti bu minimal yapıyı cinsel gerilim, güç ilişkileri ve manipülasyonla dolduruyor. Bazen bu yoğunluk hikâyeyi gölgede bırakıyor, bazen de filmi türden koparıp psikolojik bir çalışmaya dönüştürüyor.

Kötü Şöhret Nereden Geliyor?

Filmin zaman içinde kazandığı kötü şöhrete hâlâ anlam veremeyenlerdenim. Zira döneminin benzer Amerikan filmleri olan The Candy Snatchers ya da Date with a Kidnapper çok daha acımasız ve daha rahatsız edici işlerdi. L’orca ise oldukça sınırlı şiddete sahip, hatta bazı anlarında daha çok erotik-gerilim havası taşıyor. Belki insanların rahatsız olduğu şey, kurbanın bu kadar antipatik çizilmiş olmasıydı. Belki de film, kaçırılma temasını klasik “masum kurban” kalıbının dışına çıkardığı için tepki gördü.

Yine de film, bugün geriye dönüp baktığımızda 70’ler İtalyan sinemasının sınıf çatışmalarını, cinsiyet politikalarını ve karanlık toplumsal atmosferini bir araya getiren tuhaf ama ilginç bir örnek olarak duruyor. Hatta ardından gelen Oedipus Orca ile birlikte iki parçalı bir psikolojik çözülme hikâyesine dönüşüyor.

Son Söz

La Orca kusurları olan bir film; karakter yazımı yer yer zayıf, yan hikâyeler bazen gereksiz, erotizm kimi sahnelerde hikâyenin önüne geçiyor. Ama tüm bunlara rağmen, 70’lerin İtalya’sını anlamak, Visconti’nin karanlık sinemasını görmek ve Rena Niehaus’ın unutulmaz derecede tekinsiz performansını izlemek için değerli bir yapım. Malum, bu dönemin sineması pürüzlüdür, risklidir, kirletir ama aynı zamanda büyüler.

Tolga Demirtaş (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm