iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram
Kirk Douglas, açık renkli bir takım elbise içinde, yüzünde hafif bir şaşkınlık ifadesiyle görülüyor. Bir mağara veya antik kalıntının yosunlu taş duvarının önünde çömelmiş, sol eliyle bir çalılığı kenara çekerek, arkasındaki duvara kazınmış, kabaca oyulmuş ve sarmaşıklarla çevrili antik "IESUS" (muhtemelen "JESUS"un Latince yazımı) yazısını ortaya çıkarıyor. Işıklandırma, bu keşif anını ve Douglas'ın karakterinin bu eski sembolle yüzleşmesini dramatik bir şekilde aydınlatıyor.

Kirk Douglas’ın uykusuz, hırslı gözleriyle sahil boyunca çıplak ayakla koştuğu o absürt rüya sekansını videoda kaç kez tekrar tekrar oynattığımı hatırlamıyorum ya da o helikopter pervanesinin adamın kafasını uçurduğu kült sahneyi… İnsan bazı görüntüleri unutmak ister ama Alberto De Martino’nun 1977 tarihli nükleer kâbusu Holocaust 2000’in tuhaf enerjisi zihne kazınıyor işte; William Friedkin’in ya da Richard Donner’ın açtığı şeytani yoldan yürümeye çalışırken kendi ayağına kurşun sıkmayı becerebilen ama yine de bakmadan geçemediğiniz o garip B-sınıfı işlerden biri bu.

Kutsal topraklarda yükselen ve dünya enerji krizini tek başına sırtlayacak devasa bir nükleer santral projesi var filmin merkezinde; projenin başında ise Robert Caine adında, kibirli agnostik bir sanayici duruyor. Kirk Douglas altmışını çoktan devirmiş olmasına rağmen setteki o huysuz ve durdurulamaz temposundan bir gram kaybetmemiş, film neredeyse tek başına onun o sinirli duruşuyla ayakta duruyor; fakat senaryonun altındaki o naif olmaya çalışan dokunuşlar o kadar açık veriyor ki, mağarada bulunan antik “IESUS” yazısının aynadan bakınca “2V231” gibi mekanik bir nükleer formüle dönüşmesi fikrine gülümsemeden edemiyorsunuz. Hani bazen ciddiyetsizlikle dehşet o kadar ince bir çizgide buluşur ki, neye şaşıracağınızı şaşırırsınız; yedi kuleli nükleer tasarımın Vahiy Kitabı’ndaki yedi başlı canavara bağlanması tam da böyle bir zorlama gibi duran ama o dönemde beni oldukça etkileyen (çocukluk işte) bir zeka pırıltısı.

bu yakın çekim karede, parlak, beyaz, pilili saten bir ceketin önü, gümüş işlemeli bir kemerin hemen altından bıçaklanmış görünüyor. Siyah saplı bir bıçak yaraya gömülmüş ve parlak kırmızı kan, bıçağın bıçağından ve kumaştan aşağı doğru sızarak şok edici bir kontrast oluşturuyor. Görüntünün alt kısmında, suç aletini tutan elin bulanık bir kısmı görülüyor.

Tabii Ennio Morricone işin içine girince bütün o dramaturjik çatlaklar bir anda kapanıyor; onun dini koro sesleriyle harmanladığı uyumsuz, sinir bozucu orkestral kakofoni olmasa bu film bir çokları için unutulup gitmişti. Gino De Rossi’nin meşhur helikopter pervanesiyle kafa koparma sahnesinin George A. Romero’nun zombi cehennemine ilham vermesi boşuna değil; ama Simon Ward’ın canlandırdığı o soğuk, içten pazarlıklı Angel karakterinin kötülüğü taşıyamadığı yerlerde film birden bire sıradan bir televizyon gerilimine dönüşüveriyor, Agostina Belli’nin Sara Golan’ı bile bu teknik dağınıklığı kurtarmaya yetmiyor.

Sanayi, nükleer korku, çok uluslu şirketlerin dünyayı yutan açgözlülüğü derken metin sürekli bir Frankenstein mitine göz kırpıyor kırpmasına ama Robert’ın her şeyden kaçıp kırsaldaki o eve sığındığı sahnelerdeki o yapay huzur arayışı, dönemin siyasi paranoyasını yansıtmaktan ziyade aceleye getirilmiş bir senaryo yorgunluğu gibi hissettiriyor. Zaten filmin en dürüst tarafı da bu ikiye bölünmüşliği; Avrupa versiyonundaki o tavizsiz, Angel’ın masayı kazandığı karanlık finalle, Amerikan pazarı için sonradan iliştirildiği belli olan o bombalı intihar kapanışı arasındaki o tuhaf uçurum, 70’lerin ortak yapım cehenneminin tam özetidir; her şey biraz yamalı, her şey biraz huzursuz ve hiçbir şey tam olarak yerine oturmuyor.

Alberto De Martino'nun Holocaust 2000 filmindeki meşhur helikopter pervanesi sahnesini yakalıyor. Arka planda modernist, hafif hasarlı bir binanın görüldüğü aydınlık bir dış mekanda, bej askeri üniformalı bir adam arkası dönük duruyor. Ekranın sol üst köşesinden giren koyu renkli bir pervane bıçağı, adamın kafasına çarparak anlık bir şok, kan fışkırması ve havaya dağılan saç telleriyle birlikte şiddetli bir şekilde kopmasına neden oluyor. Adamın duruşu ve pervanenin hareketi, ölüm anındaki ani etkiyi vurguluyor.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


1 Yorum

  1. quattromosche 4 Mayıs 2009 - 13:37

    Yirmi yıldır merakla ama umutsuzca izlemeyi umduğum filmlerden biri. Neyse ki ele geçirmek yakın zamanda mümkün oldu. İzleyince ayrıca yorum yapacağım.

    Yanıtla

Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm