iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram

60’larda filizlenmeye başlayan yetişkin sineması ile birlikte eşcinsel sinemanın da gelişim göstermesi aslında heteroseksüel erotizmin evrimini hızlandırılmıştı. 60’ların başında bu türün sinemalarda esamesi okunmazdı; çıplaklık içeren bu filmler ya evde izlenen posing-strap makaralarına ya da sinemateklerin, sanat galerilerine hapsolmuştu. Kenneth Anger’ın Scorpio Rising‘i veya Andy Warhol’un Blow Job‘ı gibi işler, türün istismar sinemasına evrilmeden önceki entelektüel duraklarıydı.

Sonra Pat Rocco çıktı. Rocco’nun Los Angeles semalarında çektiği Marco of Rio veya Sex and the Single Gay gibi işleri, bugünden bakınca neredeyse masum birer romantik işler gibi durur; erkek vücuduna atfedilmiş yumuşak ve soft-core birer işten ibarettirler. O güne kadar perdede gördüğümüz, Hollywood’un Franklin Pangborn gibi isimlerle karikatürize ettiği o “sissy” (Hollywood sinemasında erken dönemde eşcinsel erkekleri betimlemek için kullanılan küçümseyici bir kalıp.) tiplemesi Rocco ile birlikte tarihe karıştı. Onun yerine karşımıza çıkan genç ve yakışıklı yıldızlar çıktı.

Bu filmlerin gey sineması için bir pazar açtığı bir gerçek fakat bu hiçbir zaman devasa bir endüstriye dönüşmedi. ABD’de yaklaşık elli sinema bu işlere kapı açsa da, heteroseksüel seks-istismar filmleriyle aynı takvime giremedikleri için kâr marjları hep bıçak sırtında ilerledi.

Rocco’nun romantizmi yerini sertliğe bırakmakta gecikmedi. 1969’da 16mm kameralarla çekilen Sticks and Stones veya J. Brian’ın Five in Hand gibi filmleri çıtayı farklı boyuta taşıdı. Bu yapımlar, kalabalık erkek gruplarını perdeye taşırken aslında 16mm heteroseksüel hard-core filmlerin aynı katı kurallarını neredeyse birebir uyguluyordu.

Bir noktada durup sormak gerekiyor: Bu kadar fiziksel bir şeyi sinema yapan nedir?

Bazı yönetmenler bu kalıbı kırmayı denedi. Song of the Loon, 2 milyon satan bir romanın uyarlaması olarak Kuzey Ormanları’nda geçen lirik bir aşk macerasıydı sırf eşcinsel olduğu için değil, romantik olduğu için farklı bir yerde duruyordu. Buna karşılık Meat Rack, San Francisco’nun gey barlarındaki ve yatak odalarındaki hayatın sert dürüstlüğünü, amatör ama gerçekçi bir dokuyla yansıtıyordu.

1971 yapımı Pink Narcissus ise tamamen başka bir dünyadır. Bir istismar filminden ziyade deneysel bir fanteziye benzeyen bu yapım, seçtiği hayatın sefaletinden kaçmak için kendi içine dönen bir jigoloyu estetikle anlatır.

1971 yapımı Pink Narcissus filminden Bobby Kendall'ın yer aldığı estetik bir sahne; rüya benzeri, pastel tonlarda bir fantezi atmosferi.

70’lerin başında sıradan işler yapılmaya devam etse de izleyici artık sadece penislerinin değil, zihninin de sarsılmasını istiyordu. Wakefield Poole, Fred Halsted ve J. Brian gibi isimler bu inançla yola çıkarak hem eleştirel övgü hem de finansal başarı yakaladılar. Poole’un 8 bin dolara mal edip 400 bin dolar hasılat yapan Boys in the Sand filmi, başrolü Casey Donovan’ın yakışıklılığı ve oyunculuğuyla türün en kazançlı ve kaliteli işlerinden biri haline geldi.

Poole’un bir sonraki işi Bijou, cinsel özgürlük üzerine sanatsal bir başkaldırıydı. Bir ritüel gibi ele alınan sahneleriyle seksi fiziksel bir eylemden ziyade hiyerarşik bir törene dönüştürüyordu. Film aralıksız 24 hafta vizyonda kaldı.

Yönetmen Fred Halsted ise bu hareketin en kötü şöhretli ismiydi. L.A. Plays Itself, şehri amaçsızca gezen bir adamın çocuğu eve götürüp istismar etmesiyle başlayan karanlık bir filmdi. Halsted’in sadomazoşist tabuları yıkması, filmin New York polisi tarafından baskına uğramasına neden oldu; üstelik şikayet bizzat eşcinsellerden gelmişti. Baskının komik yanı, sivil polislerin sinemaya girip yanlışlıkla başka bir kısa filmi izleyip şikayetçi olmalarıydı.

Jaguar Productions 1972’de kurulduğunda gey sineması artık salaş solonlardan kurtulup yirmi iki sinemalık düzenli bir ağa kavuştu. Gorton Hall gibi isimlerin başını çektiği bu yeni dönemde, artık sadece yakışıklılık yetmiyordu; oyuncuların iyi oyunculuk yetenekleri yoksa kapı dışarı ediliyorlardı. Hall, oyuncularına seksi bir ritüel olarak değil, bir senaryo ve motivasyonla yaklaşıyordu; “Eğer sadece pornografi olsaydı, herkes sevişen iki insanı çekebilir” diyordu.

Ignatio Rutkowski’nin Nights in Black Leather filminde, vazelin efekti kullanılarak çekilmiş, pastoral bir atmosferde geçen romantik ve estetik bir gey sineması karesi.

Asıl mesele, Hall’un The Experiment ile ulaştığı o duygusal derinliktedir; filmin sonunda gözyaşlarına boğulan o izleyicilerin hissettiği şey sadece erotizm olamaz. Jaguar çatısı altında J. Brian’ın aksiyonları veya Ignatio Rutkowski’nin pastoral ama acımasız Nights in Black Leather‘ı gibi işlerle tür, kendi kahramanlarını gurura sahip erkekler olarak göstermeyi başardı.

Tennessee Williams’ın dediği ve Hall’un da inandığı gibi, insani olan hiçbir şey kirli değildir. Gey sineması yeraltı tünellerinden çıkıp kendi felsefesini kurduğunda, seks tabularının ne kadar büyük bir maskaralık olduğunu hepimize göstermiş oldu.

Eski sinema salonlarının o karanlık ve tozlu havası dağılmış olabilir ama o perdelerde anlatılan hikayeler hâlâ bir yerlerde izleniyor.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm