iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram
60-70'li yıllara ait felaket disaster filmlerine ait poster görselleri

Alexandre Mitta’nın L’Equipage adlı filmi, “ilk Sovyet felaket filmi” reklam sloganıyla 24 Mart 1982’de Paris’te gösterime çıktı. Sonuç önceden tahmin edilebileceği gibi, iki haftada, ancak 1064 biletin satılabilmesi oldu. Bundan iki yıl önce, 14 Mayıs 1980’de gösterime sokulmuş ve gösterişli bir “hasılat” yapmış olan (8 haftada 26.617 bilet), Amerikalı Billy Hale’in dizi filmi S.O.S. Titanic, hala “zafer saatlerini yaşayan” bir türün artık alacakaranlığa girdiğini haber veriyordu. bu 1970’lerden başlayarak 10 yıl boyunca karanlık sinema salonlarını dolduran bir akıma eklenen son filmdi. 10 yıl içinde, 30 kadar film, dayanılmaz sinema çekicilikleri içeren gösteriler sunmuştu. 4,5 milyona yakın Parisli, sonunda kurtulabilen gemi yolcularını, parçalanıp ezilen büyük uçukları, alevler içinde yanan kuleleri ve depremden göçüp yerle bir olan Los Angeles kentini seyredebilmek için seferber olmuştu. Sinemada yeni bir tür doğmuştu ya da en azından buna inanılıyordu. “Films- Catastrophe-Felaket Filmleri”, gündelik bir gerçek haline dönüşmüştü. Vaktiyle Herkül’lü Antik Çağ filmlerine ya da Spaghetti Western’lerinde olduğu gibi, giderek esin yoksunluğundan bu “tür” de ölmüştü ve tabii ki seyircisi de tükenmişti. Tıpkı Antik Çap filmlerinin en gözalıcı ürünü Ben-Hur’la Spaghetti Western’in doruk noktası sayılan Once Upon A Time In The West (1968) gibi, “felaket filmleri”de türün kusursuz örneği ve zirvesi kabul edilen The Towering Inferno (1974), Paul Newman, Steve McQueen ve Faye Dunaway gibi dev isimleri buluşturup En İyi Film dahil 8 Oscar adaylığı kazanmıştır meydana getirmişti. Kimilerinin horladığı, kimilerinin de türün doruğu saydığı bu film, şimdilerde beyaz perdeden silinen bu türün en parlak örneği olarak duruyor.

Bu tür üstüne, ön yargılı olmaktan kaçınan ya da tam tersine saçmaya varana değin yerin dibine batırılan çok sayıda yazı döktürüldü. Sinema eleştirisi ve eleştirmenlerce lanetlenen bu filmlerin ortadan kayboluşundan 2 yıl sonra, günümüzde bu türe yöneltilecek sakin bir yaklaşım, söz konusu bu filmlerde yine de sinemadan bir şeyler olduğu doğrultusunda olmalıdır. Sinema eleştirmenleri, 1970’lerin felaket filmlerinde azınlık temsilinin sınırlı olduğunu ve hayatta kalan kadroların büyük oranda beyaz ağırlıklı olduğunu da not etmiştir; seyircilerin bu filmlere ilgisi ise büyük yıkımları izleme arzusu ve ürkütücü olaylara duyulan doğal merakla açıklanır. Bu kesin tarihsel saptamadan ve türden aynı tutulamayacak toplumbilimsel verileri andıktan sonra, bu filmlerin işlevi ve yapısı bakımından işleyiş mekanizmaları, teknik ve yaratıcılık bakımından biçimleri ve polemiklerle tecimsel kaygılar bakımından da etkili oluşlarıyla ilgilenebiliriz.

felaket filmi earthquake filminden bir sahne

Kim titiz “kalemlerin” kesin olarak belirtmelerinin tersine, 1970’de doğmadı “felaket filmleri”. Türün kökleri sinema tarihinin ilk yıllarına dayanır; James Williamson’ın Fire! (1901) filmi yanan bir evi ve itfaiyecilerin kurtarma çabasını işleyen ilk örneklerdendir. Titanic’in batışını konu alan In Nacht und Eis (1912) ve Atlantis (1913); kuyruklu yıldız tehdidini işleyen Danimarka yapımı The End of the World (1916); Nuh tufanını işleyen Noah’s Ark (1928); New York’u dev dalgaların vurduğu Deluge (1933); New York’ta dehşet saçan dev gorili işleyen King Kong (1933) ve Vezüv yanardağı patlamasını anlatan The Last Days of Pompeii (1935) türün erken dönem temellerini atmıştır. Bu tür 30’lu yılların parlak, gösterişli filmlerinin sinemada yeniden belirlenmesinden başka bir şey değildir. Uygulama şeklinin teknik olasılıklarla son derece gelişmiş ve konuya uyarlanmış oluşuna karşın, reçete oldukça aynıdır. “Felaket filmeri”ni önceden haber veren filmler arasında, Batı dünyasının derin bunalımlarına değinen King Kong ve Metropolis (1926) gibi ünlü klasikler anılabilir. Bu klasikleri 1929 bunalımından sonra, gerçek felaketlerden kaynaklanan San Francisco (W.S. Van Dyke, 1936 – 1906 depremi) In Old Chicago (Henry King, 1938 – 1871 Büyük Şikago Yangını) gibi filmler izledi.

1950’li yıllarda bu felaketlerden nasibini aldı. The Dam Busters (Michael Anderson, 1954), Elephant Walk (William Dieterle, 1953), The Naked Jungle (Byron Haskin, 1952), Titanic (Jean Negulesco, 1953), A Night to Remember (Roy Baker, 1958) The High and the Mighty (William Wellman, 1954), Zero Hour (Hall Barlett, 1957) ve Clerence Brow’ın 1940 yapımı The Rains of Ranchipur’un yeniden çevrimi olan Mason Yağmurları’a değin (Jean Negulesco, 1956) halkların acılı doğuş süreçlerini ve savaş çatışmalarını yankılıyordu sinema. Soğuk Savaş ve Atom Çağı etkisiyle uzaylı ve dev yaratık felaketleri de bu döneme damgasını vurmuştur (When Worlds Collide 1951, The War of the Worlds 1953, Godzilla 1956). O sırada Japon yapımı Godzilla dışında, özünden Amerikalı felaket sineması, bir süre Avrupa’yı kurtarıyordu. Gerçek felaketlere bulanmış olan Avrupalılar, gerçek “afetleri” yaşamışlardı. O dönemde bu tür filmler gereksizdi.

Day of the Triffids 1962 disaster filminden bir sahne katil bitkiler

Sinemanın genelde büyük gösteri olarak ele alındığı 1960’lar, bu türün yitişini ortaya koyuyordu. Bu dönemde türün sınırları genişlemiş; Day of the Triffids (1962) insan yiyen bitkiler ve hayatta kalan küçük gruplar temasını işlemiş, Alfred Hitchcock’un The Birds (1963) filmi doğanın nedensizce saldırıya geçmesini ele alırken, Stanley Kubrick’in Dr. Strangelove (1964) filmi nükleer kıyamet kaygısını kara mizahla buluşturmuş, George Romero’nun Night of the Living Dead (1968) filmi ise modern zombi konseptiyle toplumsal korkuları felaket yapısıyla birleştirmiştir. Bu yıllarda sinema kenti Hollywood, bunalımı yaşıyordu. Bu işe para yatıran büyük şirketler sıkıntıdaydı ve bütün göz alıcı, gösterişli film girişimleri başarısızlığa uğruyordu, Cleopatra (Joseph L. Mankiewicz, 1962), 55 Days of Pekin (Nicholas Ray, 1964), The Fall of the Roman Empire (Anthony Mann, 1963), The Bible (John Huston, 1963), Waterloo, vb. gibi filmlerin “felakete uğramış” yapımcılarıydı bunlar. Böyle olmakla beraber, 1968’de Arthur Hailey’in çok satan romanında gerçek bir afet filminden daha gerilimli Airport’un çevrilmesine karar verildi. Bu film 45 milyon dolar hasılat yaptı. Arthur Hailey’nin romanından uyarlanan ve kar fırtınası içindeki bir havalimanı ile bombalı bir uçaktaki çoklu anlatıyı yıldız kadroyla sunan bu yapım, 1970’ler felaket formülünü resmen başlatmıştır. Bir süre sonra Allerte A La Bombe (1969) gösterime sunuldu ve orta karar bir başarı elde etti. Felaket filmleri türünün patlaması, gerçekten yeni bir felaket dalgasına yol açan The Adventure of Poseidon (Ronald Neame, 1972, Yapımcı: Irwin Allen, 8 Oscar adaylığı alan) ile 1972’yılının sonuna rastladı. The Adventure of Poseidon dünya çapında bir başarı kazandı. Bu türün epey gelir getireceğiniz sezinleyen Hollywood, önemli harcamalara girişecekti. Avrupa’nın beklediği felaket filmleri dalgası, 1974 ve 1975’te geldi. Boeing 747 in Danger, Terror on the Britannic, Earthquake (Yön: Mark Robson, sinema salonlarına kurulan dev bass hoparlörleriyle deprem titreşimi yaratan Sensurround ses teknolojisiyle tarihe geçmiştir), The Towering Inferno gibi filmlerle. Bu dönemde Irwin Allen “Felaketlerin Efendisi” (Master of Disaster) olarak anılırken, Maureen McGovern da en iyi felaket filmlerinin tema şarkılarını seslendirerek türün simge ismi olmuştur. Sonra bunu 1976 ve 1977 yıllları arasında ikinci bir dalga izledi. Ve sonunda 1978 ve 1979’da S.O.S. Concorde, Kaçınılmaz felaket, Çığ, büyük Tehdid, Meteor, Havaalanı 80, Dünya’nın kaderi, Fırtına, Dünyanın son günü ve S.O.S. Titanic gibi filmlerle üçüncü dalgada başladı.

the towering inferno filminden bir kare

Soluk soluğa sürüp giden bu tür, on yılda giderek yavaş yavaş söndü. Seyirciye artık bıkkınlık gelmişti. Filmlerin düzeyi gittikçe düşüyordu. (Dünya’nın son günü, Meteor ve Havaalanı 80) ve senaryo yazarlarının hayal gücüde gittikçe tıkanıyordu. Star Wars’ın son parlak başarısı, yeni başarılara susamış kalabalığı coşturdu. Korku ve Fantastik filmler dalgası Amerika’yı süpürüyordu ve yakında sıra Avrupa’ya da gelecekti. Superman ve peşi sıra gelen yamakları kendilerine özgü felaketlerini beraberinde getirmişlerdi. Ve seyirci, Halloween (1978) Terreur sur La Ligne ve Phantasm gibi filmlerle artık bir Titanic’den daha çok korkuyordu, maskeli canavarlar sokaklarda küçük çocukların izini sürmese de… Artık Poseidon uzay gemisine dönüşmüştü. Shelley Winters’de uzayda gemisiyle dolanan Prenses Laetitia olmuştu! 1980’lerde tür kıyamet sonrası aksiyon ile teknoloji ve yapay zeka korkularına evrilirken (Mad Max II, WarGames, The Terminator), 1990’larda bilgisayar destekli görsel efektlerin (CGI) gelişmesi ve James Cameron’ın yönettiği devasa gişe başarısı yakalayıp 11 Oscar kazanan Titanic (1997) filmiyle görkemli bir yeniden doğuş gerçekleştirmiştir.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm