iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram
1940'lı yıllarda bir sinema salonunun girişinde "Secrets of Life" adlı cinsel hijyen filmi için bekleyen kalabalık ve Elliot Forbes afişi.

Sinema tarihinin tozlu raflarında, Hollywood’un ışıltılı dünyasının çok uzağında, küf kokan salonlarda ve derme çatma çadırlarda hayat bulan tuhaf bir tür filizlenmiştir. Bugün baktığımızda hem gülünç derecede eğitici hem de rahatsız edici derecede grafik bulduğumuz bu filmler, 1910’lardan 1930’lara uzanan bir dönemde Amerikan taşrasını kasıp kavurmuştu. Literatürde sex hygiene films olarak geçen, ancak sokak ağzında daha manidar bir isimle, clap operas (bel soğukluğu operaları) olarak anılan bu yapımlar, sinemanın en büyük çelişkilerinden birini barındırır: En büyük ahlakçılık taslayanlar, aslında en büyük istismarcılardır.

Bir sinefil olarak bu filmlere yaklaştığınızda, karşınızda sadece kötü oyunculuklar veya kopuk senaryolar görmezsiniz. Aksine, dönemin toplumsal bilinçaltını, sınıf korkularını ve bedensel bütünlüğe duyulan o derin endişeyi, hissedersiniz. Bu filmlerin vaadi her zaman ikicildi: Hem eğitecekler hem de o güne kadar görülmemiş, yasak olanı göstereceklerdi.

Kanın Kirlenmesi: Yeni Burjuvazinin Korkusu

Bu furyanın miladı, sanıldığının aksine merdiven altı bir yapımla değil, oldukça saygın bir kökene dayanan Damaged Goods (1914) ile başlar. Eugene Brieux’nün 1913’te New York sahnelerini sallayan, hatta Başkan Woodrow Wilson için özel gösterimi yapılan oyunu, frengi (syphilis) belasını merkeze alıyordu. Ancak oyun sinemaya uyarlandığında, ortaya çıkan şey sadece tıbbi bir uyarı değildi. Richard Bennett’in başrolünde olduğu film, gişede o dönem için inanılmaz bir rakam olan 2 milyon dolarlık bir hasılat elde etti.

Peki, elit tabakanın bu filme çok sevmesinin ve onu ayakta alkışlamasının sebebi neydi? Alt metne odaklandığımızda bunu anlamak hiç de zor olmaz: Sınıf korkusu. 20. yüzyılın başındaki Amerikan beyaz orta ve üst sınıfı, yani o dönemin yeni burjuvazisi, kendini tehdit altında hissediyordu. Göç dalgaları ve yoksul alt sınıflar, sadece ekonomik bir tehdit değil, aynı zamanda biyolojik bir tehlike olarak kodlanıyordu.

Damaged Goods ve onu takip eden The Spreading Evil (1918) veya The End of the Road (1919) gibi filmlerin temel tezi şuydu: Alt tabakadan, düşük ahlaklı kadınlarla girilen ilişkiler, sadece bireyi değil, kanın saflığını bozar. Bu filmlerde frengi, sadece bir mikrop değil, ruhsal bir yozlaşmanın ve toplumsal hiyerarşinin bozulmasının fiziksel tezahürüdür.

Beş Karakter, Tek Senaryo: Bir İstismar Formülü

1930’lara gelindiğinde, Dwain Esper gibi istismar sinemasının “büyük ustaları” sahneye çıktı. Esper’in The Seventh Commandment gibi filmleri veya dönemin sayısız clap operası, Eric Schaefer’ın o meşhur analizinde belirttiği gibi, harika bir matematiksel formülle işliyordu. Schaefer, bu filmlerin iskeletini oluşturan beş temel karakter şablonunu ortaya koyarken aslında türün kodlarını belirliyordu:

Türün merkezinde her zaman bir masum vardır. Genç, saf, hayatın o tarafından bihaber. Tek başına pek bir şey ifade etmez ama yanına bir Yoldan Çıkarıcı gelince hikâye kendini kurar. Bu figür neredeyse her filmde aynıdır: Alt sınıftan, kirlenmiş, tehlikeli. Sınıf paranoyasının sinemadaki yüzü.

Asıl suçlu ise ebeveynlerdir. Ayıp diyerek sustukları için. Tuhaf bir ironi var burada; bu filmler tam da o suskunluğun üzerine kurulu bir endüstrinin ürünüdür.

Çıkmaz noktada didaktik bir doktor sahneye girer, filmin söylemek istediği her şeyi diyaloğa sıkıştırır. Karşısında Şarlatan durur; belki de türün en dürüst karakteridir bu. O da yapımcı gibi masumun çaresizliğinden geçinmektedir. Aralarındaki tek fark: biri bunu perdenin önünde yapar, diğeri arkasında.

Bu şablon, istismar sinemacıları tarafından tekrar tekrar kullanıldı. Çünkü bu yapı, yapımcılara mükemmel bir savunma mekanizması sunuyordu: Biz müstehcenlik yapmıyoruz, bakın, Savaşçı karakterimiz aracılığıyla toplumu eğitiyoruz ve Ebeveynleri uyarıyoruz!

İşin en tuhaf kısmı, bu filmlerin yükselişinin Hollywood sansürüyle paralel ilerlemesidir. 1930’larda Hays Code (Üretim Yasası) devreye girip ana akım sinemadan cinselliği ve hatta cinsel hijyen konularını tamamen sildiğinde, meydan Kırk Haramiler (Forty Thieves) olarak bilinen bağımsız istismar yapımcılarına kaldı.

1936’da Roosevelt hükümetinin başlattığı zührevi hastalıklarla mücadele kampanyası, bu uyanık yapımcılara bambaşka bir fırsat sundu. Artık filmlerini hükümetin sağlık politikasını destekleyen eğitim materyalleri kılıfına sokabiliyorlardı. Bu sayede, normalde sinema salonlarının kapısından bile giremeyecek olan frengili uzuvlar, çürümüş burunlar ve deforme olmuş bebekler, bilim adı altında perdeye yansıtılabildi.

Gerçek Doğumlar ve Çürüyen Bedenler

Bir sex hygiene filmininde, kurmaca hikâyenin aniden kesilip araya belgesel niteliğinde (veya öyle olduğu iddia edilen) görüntülerin girmesidir. Romantik bir park sahnesinden, aniden irinli yaralarla dolu bir tıp fakültesi slaytına geçiş yapılırdı. Bu, sinematik bir şok terapisidir.

Mom and Dad (1945) gibi daha geç dönem örneklerinde zirveye ulaşacak olan bu teknik, köklerini 1910’ların sonundaki askeri eğitim filmlerinden alır. Tıp fakültesi arşivlerinden veya ordudan ödünç alınan bu görüntüler, izleyicide bir tepki yaratmak için kullanılırdı. Ancak en büyük koz, her zaman gerçek doğum sahnesiydi. Tüm bu kanlı ve organik süreç, sinemanın büyülü dünyasında bir korku filmi öğesi gibi sunulurdu. İzleyici, eğitim aldığını sanırken aslında bir tür röntgencilik (voyeurism) deneyimi yaşıyordu. İstismar sinemasının dehası da buradaydı: Size ayıbı, ayıp olmaktan çıkararak ama ayıbın tüm cazibesini kullanarak satmak.

1930’ların sonuna gelindiğinde penisilinin yaygınlaşması ve cinsel eğitimin okullara girmesiyle bu filmlerin popüleritesi yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Ancak Amerikan seks hijyeni filmleri, sadece bir dönemin garip bir hevesi olarak görülüp geçilemez. Bu filmler, korkunun nasıl metalaştırılabileceğinin ilk ve en kaba örnekleridir.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm