iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram
Obscene Desire (1978) filminde Marisa Mell'in ele geçirilmiş karakteri

Bir uçak pistinde, kundak bebeğini kollarında tutan bir kadın ve onların etrafında bir tarikat. “ABD’nin gerçekten böyle harika bir çocuğa ihtiyacı vardı” cümlesi kulaklarda çınlarken filmimiz sona ermeye başlıyor.

Petroni denince akla ilk gelen isim, Lee Van Cleef’i beygirin sırtına oturtup çölde dolaştıran Death Rides a Horse’un yönetmenidir; spagetti western tarihinde hatırı sayılır işlere imza atmış biri kendisi. 1978’de birden bir Exorcist rip-off’una imza atması kariyerinde tuhaf bir sayfa açıyor. Daha tuhafı, filmin bugün afişlerinde Petroni’nin adı yerine “Jeremy Scott” takma isminin durması. Bir yönetmenin kendi filminden bu kadar nefret etmesi bazen filmin kendisinden daha ilginç bir hikâye oluyor.

1970’lerin sonu, İtalyan tür sinemasının nereye gideceğini kestiremeyen filmlerle dolup taştığı bir dönem. Exorcist’in 1973’teki gişe rekoru, ardından gelen Omen dalgası, İtalyan yapımcıları bu iki modeli harmanlayıp üstüne giallo klişelerini de eklemekten çekinmeyen işlere itiyor.

Hikâye, Oregon’lu Amanda’nın (Marisa Mell) İtalyan aristokrat Andrea (Chris Avram) ile evlenip taşradaki gotik malikaneye yerleşmesiyle açılıyor. Balayı havası daha dağılmadan bir uşağın cesedi bulunuyor, film artık gizemin içine gömülüyor. Kuşaklar öncesinden kalma bir cadı laneti, siyah büyü ayinleri, malikanenin bodrum katı neredeyse başlı başına bir korku tüneli.

Obscene Desire (1978) — gotik malikanenin önünde Amanda karakteri

Bütün bunlara paralel bir giallo esintisi de var üstelik. Amanda içeride doğaüstü güçlerle boğuşurken dışarıda siyah eldivenli bir katil hayat kadınlarını doğruyor, göğüslerine haç kazıyor. Katil kocaya mı bağlı, yoksa kasabanın gizemli antropoloğu Peter Clark’a mı (Lou Castel), film bu soruyu bilerek havada bırakıyor.

Filmi ayakta tutan tek şey tabii ki güzeller güzeli Marisa Mell. Danger: Diabolik’teki Eva Kant performansıyla altmışların femme fatale tanımını neredeyse tek başına yazmış bir aktrisin kırklı yaşlarına yaklaşırken bambaşka bir role girmesi küçümsenecek bir şey değil. Artık baştan çıkaran değil çöken bir kadın oynuyor Mell: hamile, savunmasız, aklını kaybetmekte olan biri. Görünmez bir iblis tarafından cinsel saldırıya uğradığı sahne ya da ayin sırasında dilini yılan gibi uzatması filmin akılda kalan birkaç anı. Mell’in özel hayatındaki çalkantılar (uyuşturucu söylentileri) dolandırıcı sevgili Pier Luigi Torri ile ilişkisi o dönem yüzüne yansımış olsa da rolünün hakkını veriyor. 1992’de gırtlak kanserinden erken yaşta ölmesiyle sevenlerine hüzne boğuyor.

Peki Petroni bu filmi neden reddetti? Kaynaklara göre suçlu klasik İtalyan yapımcı hikâyesi: dağıtımcı yönetmenden habersiz orijinal finali değiştirmiş, post-prodüksiyona müdahale etmiş. Yapımcılar filmi seks filmi pazarına satabilmek için daha fazla softcore sahne istemiş. Petroni bir röportajda sahnelerin büyük bölümünü isimsiz bir İspanyol asistanının çektiğini öne sürmüş. (bu iddiaların ne kadarı doğrulanabilir bilmiyorum, kaynaklar bu noktada net değil.)

Obscene Desire (1978) filminden bir sahne, Marisa Mell

Sonunda ismini jenerikten sildiriyor, Jeremy Scott’ın arkasına saklanıyor, sonraki on yılı sinemadan uzak, edebiyata yakın geçiriyor. 2010’da öldüğünde bu filmi hâlâ kendi eseri olarak kabul etmiyordu.

Müzikte Carlo Savina imzası var, piyano ve yaylı ağırlıklı (bazı kaynaklar Jesus Franco’nun da parmağı olduğunu iddia ediyor). Görüntü yönetmeni Leopoldo Villaseñor malikaneyi geniş açılarla neredeyse bir karakter gibi çekiyor, devasa duvarlar Amanda’nın üzerine çöküyor sanki. Dönemin İtalyan korku sinemasının o tanıdık gotik kompozisyonu.

Uzun süre kayıp filmler arasında sayılan yapım, Vinegar Syndrome’un yakın zamanda çıkardığı 2K restorasyonla nihayet izlenebilir bir hale kavuştu. Film Exorcist’ten ele geçirilmiş kadın bedeni temasını, kutsanmış ekmeği rahibin yüzüne tükürme sahnesini aşırmış; Omen’dan ise Deccal doğumunu, mezarlık sekansını, bebeğin üzerindeki (666 yerine üçgen) doğum lekesini ve en önemlisi o alaycı, kötülüğün yenilmediği finalini. İtalyan sömürü sineması bu çalıntı unsurları hiç saklamıyor zaten, kendi trash düyasıyla yeniden yoğuruyor. Rosemary’s Baby, Exorcist ve Omen’ı aynı kazana atıp kendine göre bir şeyler çıkarıyor ortaya.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm