iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram

Mondo Macabro’nun 2025 yılında tozlu raflardan çıkarıp önümüze koyduğu Yunan sineması seçkisi, ana akım sinema tarihçilerinin pek uğramadığı, istismar ile melodram arasındaki o sınırda geziniyor. Bu çift filmli Blu-ray edisyonunun ilk halkası olan siyah-beyaz Lady Desire (nam-ı diğer I Blame My Body), modern Atina’nın o dönemki şık ama bir o kadar da kirli yüzüne bakıyor. Bir malikaneye giren fenerli hırsızın giallo estetiğiyle bezeli sekansı, aslında basit bir mücevher hırsızlığından çok daha fazlasına, bir kadının inşa ettiği sahte inzivanın yıkılışına kapı açıyor.

Christina’nın erkek vücut geliştirme dergilerine olan merakından tutun da polisin Rashomon-vari soruşturma tekniklerine kadar film, aslında bir seks filminden ziyade sert bir noir draması. Audubon Films’in 60’larda dağıtacağı türden bir atmosferi var. Smoky jazz tınıları eşliğinde akan bu yapım, aslında başkarakterinin cinsel kimlik arayışını ve bastırılmış arzularını, o dönemin pazarlanabilir çıplaklık kalıplarıyla sarıp sarmalıyor.

Filmin seslendirme meselesi ise ayrı bir muamma; Allen’ın uyruğu belirsiz, film dublajlı çekilmiş ama o gıcır gıcır siyah-beyaz restorasyon her şeyi unutturuyor. Bir de 77. dakikadaki o eksik altyazı meselesi var ki, zaten o noktada karakterin ne dediğini anlamak için dil bilmenize gerek kalmıyor.

Gelelim 1974 yapımı Sexomania’ya. Burada renk paleti yakıcı bir hal alırken çıplaklık dozu da hissedilir derecede artıyor. Filmin yapısı biraz derme çatma; sanki iki farklı prodüksiyon zorla birbirine dikilmiş gibi duruyor. Başrolde ise Yunan televizyonunun tanıdık yüzü Maria Ioannidou var. Ioannidou’nun kariyerindeki bu tek çıplak rolü, aslında onun için hem bir imaj genişletme çabası hem de sonradan pişmanlıkla anacağı bir risk olmuş. Lena karakterinin elinde silahla ağladığı sahnenin, bir komşunun pense istemesiyle tutkulu bir sevişmeye dönüşmesi, filmin o tuhaf tonunun en net özeti.

Lena’nın intihar notunu postaya atıp sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmesi, aslında kocasının “neden bu kadın böyle?” sorusunu sormasına neden oluyor. Psikiyatr koltuğunda anlatılanlar ise bizi bir anda kırsalın karanlık ritüellerine, maskeli gece törenlerine ve lezbiyen deneyimlere götürüyor.

Filmin yönetmeni Marios Retsilas, İskenderiye doğumlu bir sinema emekçisi. Kendisi sadece film çekmemiş, aynı zamanda bu işin teorisini yazmış, sendikasını kurmuş bir isim. Ancak Sexomania’da (veya İtalyan ortaklı adıyla Sexoimania) o teorik derinlikten ziyade, taşra ahlakçılığına vurulan erotik bir darbe hissetmek mümkün. Filmde şimdiki zaman sahneleri ile flashbackler arasındaki o bariz görsel kopukluk, filmin iki ayrı parça olduğu teorisini güçlendiriyor. Yine de James Paris’in (The Wild Pussycat’in arkasındaki isim) dağıtım ağından çıkan bu işin, o dönemin “Yunan Seks Dalgası” içinde kendine has bir yeri olduğu kesin.

Ioannidou’nun performansı fiziksel olarak güçlü olsa da, hikaye anlatıcılığı yükünün büyük kısmını flashbacklerdeki genç oyuncuya devretmesi ilginç bir tercih. Finalin biraz aceleye getirilmiş olması, bu tür “eurocult” yapımlarda alıştığımız bir durum.

Mondo Macabro’nun bu edisyonu, özellikle Jacques Spohr’un kaleminden çıkan kitapçıkla beraber, James Paris’in Yunan sinemasındaki hükümranlığını anlamak için altın değerinde. Sadece final sahnesindeki görsel kalite düşüşü dışında, restorasyonun renkleri o kadar canlı ki, 70’lerin rüküş mobilyaları ve garip köy adetleri ekranınızdan fırlayacakmış gibi duruyor. Sinematik bir başyapıt arayanlar yanlış adreste olabilir, ancak Yunan sinemasının o karanlık ve “kirli” estetiğine meraklı olanlar için bu ikili kaçırılmaması gereken bir deneyim.

Nadir görülen bu tür yapımların fiziksel medya ortamında böylesine özenli bir sunumla yaşatılması, dijital çöp yığınları arasında gerçek birer hazine bulmak gibi.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm