iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram
Vampyros Lesbos İstanbul sahneleri

İstanbul’un Avrupa eksenli istismar sinemasındaki yeri, oryantalist bir dekorun çok ötesinde, coğrafyanın bizzat bir suç ortağına dönüştüğü tekinsiz bir düzlemde şekillenir. Altmışlı yılların sonuyla birlikte şehre çıkarma yapan İtalyan ve İspanyol yönetmenler için Galata’nın rutubeti ya da Boğaz’ın akıntısı, sadece görsel bir güzellik değil; aynı zamanda Batı’nın pahalı set maliyetini silip atan ekonomik bir sığınaktı. Lira ve pesetanın alım gücü, Yeşilçam’ın o dönemki derme çatma ama pratik işleyişiyle birleşince, İstanbul bir film platosundan ziyade her köşesi bedavaya kiralanmış devasa bir film stüdyosuna dönüştü.

Jess Franco’nun Röntgenci Bakışı

Jess Franco’nun İstanbul’a bakışı, bir turistin merakından ziyade bir röntgencinin iştahını andırır. Vampyros Lesbos’ta karşımıza çıkan o İstanbul sokakları, filmin erotik ve gotik damarını besleyen ana arterlerdir. Franco, Soledad Miranda’nın güzelliğini İstanbul’un ve Büyükada’nın eşsiz manzaralarıyla adeta taçlandırıyor. Adanın o sessiz atmosferi, modern bir vampir mitosu için bulunmaz bir sahadır. Franco burada şehri bir kartpostal gibi değil, karakterlerin içsel gelgitlerini yansıtan bir ayna haline getirir. Benzer bir durum Venus in Furs için de geçerlidir: Sahil şeridinin sisi, Franco’nun karamsar zihninden süzülen fetişist imgelerle birleşince ortaya çıkan şey, bir sinema yapıtından ziyade bir trans halidir.

Venus in furs Jess Franco istanbul sahnesi

Giallo ve Klostrofobik Adalar

Giallo geleneğinin en nev-i şahsına münhasır örneklerinden Le Orme’de ise İstanbul, hafızanın yitirildiği bir kara deliktir. Florinda Bolkan’ın canlandırdığı karakterin peşine düştüğü “Garma” adlı hayali yerin aslında Büyükada olması tesadüf değildir. Adanın ahşap konakları, yüksek tavanlı odaları ve insanı içine çeken sessizliği, karakterin yaşadığı yabancılaşmayı iliklerimize kadar hissettirir. Luigi Bazzoni, şehrin turistik gürültüsünü tamamen dışarıda bırakıp odak noktasını adanın klostrofobik atmosferine çevirerek türün en ilginç işlerinden birine imza atar.

Renato Polselli’nin Maniası ise bu listenin en arıza durağıdır. Uzun yıllar kayıp kategorisinde olan film, pek çok koleksiyonerin ve istismar sineması hayranının hayallerini süslüyordu. Polselli’nin sineması zaten başlı başına bir kâbus üzerine kuruludur.

La orme giallo filminden istanbul sahneleri

Aksiyon ve Casuslukta Dinamik İstanbul

Casusluk filmleri ve aksiyon janrı söz konusu olduğunda şehir, daha dinamik bir kimliğe bürünür. Estambul 65 (That Man in Istanbul), altmışların renkli, hızlı ve naif aksiyon kurgusunu şehre yayar. Galata Kulesi’nden Kapalıçarşı’nın damlarına uzanan hareketlilik, İstanbul’un o dönemki turistik potansiyelini ustalıkla kullanır. Ancak The Castle of Fu Manchu’da işler karanlıklaşır: Christopher Lee’nin canlandırdığı kült kötü karakterin sığınağı olarak Yerebatan Sarnıcı’nın seçilmesi, mekanın o yıllardaki restore edilmemiş, rutubet kokan ve ürkütücü halini belgelemek adına değerlidir. Sarnıç, bir turizm noktası olmaktan çok, dünyayı yok etmeye yeminli bir dehanın karanlık laboratuvarıdır. Something Weird Video arşivlerinden çıkan From Istanbul, Orders to Kill (1965) ise bir Euro-spy örneği olarak, Soğuk Savaş casusluk oyunlarını şehrin dar ve tozlu sokaklarına taşır.

that man in istanbul filminden istanbul manzarası

Bu filmlerde İstanbul, Batılı kahramanın içinde kaybolduğu, egzotik olduğu kadar tehlikeli bir öteki olarak kodlanır. Sinematografik açıdan şehrin mimari ve kültürel dokusunu kullanan bu yaklaşım, ortaya çıkan kült estetiği bugün bile etkileyiciliğinden bir şey kaybetmeden korur.

Robbe-Grillet’in Melankolik Deryası

Alain Robbe-Grillet imzalı L’immortelle ise listedekilerden net ayrılır. Yeni Roman akımının öncülerinden yazar-yönetmen, İstanbul’u zamansız, mekânsız ve neredeyse fizik kurallarının işlemediği bir melankoli deryası olarak kurgular. Siyah-beyazın keskin kontrastları altında Boğaz hattı, bir vapurun dumanı veya bir yalının gölgesi, imkansız bir aşkın ve arayışın sessiz tanıklarıdır. Robbe-Grillet, şehri dekor olmaktan çıkarıp anlatının parçası yapar. Burada ne casusluk heyecanı ne istismar sinemasının çiğ erotizmi vardır; sadece bitmek bilmeyen bir yas ve İstanbul’un gri hüznü hüküm sürer.

Alain Robbe-Grillet imzalı L’immortelle filminden istanbul

Pornografik Esintiler

Afyon Oppio (1972) gibi örneklerde melankoli, sokağın kirine ve suçun gerçekliğine bırakır yerini. Liman arkası bölgeler, uyuşturucu trafiğinin göbeğindeki izbe kahvehaneler ve yoksulluğun sinmiş olduğu sokaklar, İstanbul’un parıltılı yüzünün ardındaki asıl şehri açığa vurur. Joe D’Amato’nun 1991 tarihli Midnight Obsession (Ossessione fatale) ise dönemin kapanışı gibidir. 90’ların başında değişen şehir dokusu, D’Amato’nun kendine has sleazy yaklaşımıyla birleşince eski puslu İstanbul’un yerini tekinsiz bir metropol alır. Dönem gazeteleri ünlü İtalyan yönetmenin İstanbul’da film çekeceğini manşet yapmıştı ama içeriğin porno olduğu belirtilmemişti; Anita Rinaldi ise şehre tüm güzelliğiyle başka bir boyut katıyordu.

anita rinaldi istanbul boğaz manzarası

İstanbul, Avrupalı yönetmenler için hiçbir zaman sadece bir koordinat olmadı. Onlar buraya gelip takıntılarını, korkularını ve arzularını şehrin üzerine boca ettiler. Ortaya çıkan bu kült külliyat, gerçek İstanbul’u tam anlatmasa da şehrin o yıllarda sahip olduğu ruhu beyazperdede saklamayı başardı.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm