iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram
Satan's Black Wedding filminde vampire dönüşen Nina'nın kanlı dişlerini gösteren yakın çekimi

Mark (Greg Braddock) kız kardeşinin cenazesine katılmak ve gizemli ölümünü çözmek üzere California’ya, özellikle de Kuzey Kaliforniya’daki Monterey ve San Francisco lokasyonlarına gider. Konuştuğu dedektiflerden bir tanesinin, yani devasa kaşlarıyla oldukça absürt duran ve delillerin siviller tarafından mıncıklanmasına bile göz yuman Teğmen Scott’un, Nina’nın (Lisa Milano) intihar etmemiş olabileceğini söylemesi üzerine, olayı çözmek için kardeşinin son günlerini araştırmaya başlar. Olay yerindeki cesedin kanının tamamen çekilmiş olması ve Nina’nın sol elinin üçüncü parmağının ritüelistik bir biçimde eksik olması, bunun basit bir intihar olmadığını en başından göstermektedir. Kardeşinin zamanının büyük çoğunluğunu kasabanın dışında eski bir kilisede geçirdiğini öğrenir. Bu kilise Şeytan’a inananların ibadet ettiği ve ona kurbanlarını adadıkları yerdir. Nina bu korkunç kilise üzerine araştırmalar yapmakta ve bununla ilgili bir kitap yazmaktadır. Mark kiliseye gittiğinde Nina’nın bir vampir olduğunu, aslında bu ölüm ayinini 200 yaşındaki Satanist-vampir Peder Daken’in kurguladığını ve Şeytan’ın Nina ile Mark’ın ensest bir törenle evlenmesini istediğini öğrenir. Zaten Nina da “Aşağılık Ayinler” adlı karanlık bir el yazmasının etkisiyle vampir olarak uyanmış ve bizzat kendi ailesini katletmekle görevlendirilmiştir. Mark’ın bu karanlık düğünden kaçış çabaları sırasında duyulan ani bir kaza ve yavaşlayarak duran teyp sesiyle de filmin sonu çok kaotik bir biçimde noktalanır.

Satan’s Black Wedding oldukça karanlık bir film. Kötü tanımlamasını da sonuna kadar hakkediyor. Bazı vampir sahnelerinin oldukça kanlı ve vahşi olduğunu da belirtmekte fayda var. Özellikle de video kurgularında makaslanan açılıştaki bilek kesme sahnesi, filmin ne kadar kontrolsüz bir ruha sahip olduğunu baştan belli ediyor. Vampirlerin dişlerini görüp de gülmemek elde değil, çok basit ve ucuz plastik dişler kullanmışlar. Düşük bütçe filmin neredeyse tüm sahnelerinde hissediliyor. Öyle ki, filmdeki oyuncular yerel tiyatrolardan toplanmış ve çekimlere kendi gündelik kıyafetleriyle katılmışlar. Senkronu kaymış diyaloglar, cümle ortasında birden kesilen sesler ve yönetmenin hareket üzerine kesme tekniğini kötü bir şekilde kullanması filmi teknik olarak yerin dibine sokuyor.

Nick Phillips (Nick Millard) filmlerinin çoğuna mekan olarak California’yı seçmiş ve bu filminde de bu kuralı bozmamış bir yönetmen. Şehir sarp kayaları, eski evleri ile filme iyi bir atmosfer katmış. Yönetmen Millard, masraftan olabildiğince kaçmak için çoğu sahneyi kendi evi ve garajı gibi tek bir lokasyonda çekmiş, aralara serpiştirdiği o meşhur araç sürüş sahnelerini ise hem süreyi uzatmak hem de bu tek mekan gerçeğini gizlemek için pratik bir kamuflaj olarak kullanmıştır. Ayrıca yönetmen bu filmle Sexploitation filmlerinden farklı bir türe de göz kırpmış oluyor. Yönetmen aynı yıl içerisinde iki korku filmi birden çekerek (Criminally Insane) türe hızlı bir giriş yapıyor. Yönetmen 67’yılından 1975 yılına kadar genelde lezbiyen odaklı istismar filmleri çekiyordu. Eski seksploitasyon filmlerinin temposunu, o dönemin meşhur “Satanist Panik” (Satanic Panic) dalgasının gotik atmosferiyle birleştiren bu yapım, 1974 yılında çekilmiş ve 1975’te vizyona girmiş.

Satan's Black Wedding filminde tabutta yatan Satanist-vampir Peder Daken karakteri

Yönetmenin aynı yıl çektiği bu iki korku filmi Retro Shock-O-Rama adı altında aynı DVD içinde piyasaya sürüldü. Fakat VHS versiyonu ve DVD versiyonunu seyretmiş biri olarak VHS versiyonunda filmin renk tonlarının daha iyi olduğunu belirtmekte fayda var. DVD’de özellikle kanlı sahnelerde kanın renginin çok rahatsız edici olduğunu söylemeliyim. Bu sahnelerdeki yoğun neon kan kullanımı, perdede adeta kurumamış bir yağlı boya görüntüsü yaratıyor. Üstelik film boyunca tekrar eden 4 notalı piyano teması da, besteci Roger Stein filmin klostrofobik etkisini artırıyor. 2023-2024 yıllarında Vinegar Syndrome tarafından 16mm ve 35mm materyallerden restore edilen ve “Remains To Be Seen” belgeseline de konu olduğunu da eklemek gerek. Bu trash klasiğini türün fanlarının es geçmemesini tavsiye ederim.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm