iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram

Ruggero Deodato ismi geçtiğinde akla gelen ilk şey malum; yamyamlar ve o meşhur, mahkeme salonlarına kadar uzanan gerçeklik tartışmaları. Ancak Cannibal Holocaust ile neredeyse aynı süreçte, sadece üç haftada New York ve Roma arasında mekik dokunarak çekilen The House on the Edge of the Park, Deodato’nun aslında şiddeti kapalı mekâna hapsettiğinde ne kadar daha tekinsizleşebileceğinin kanıtı. İtalyan istismar sinemasının o kendine has, düşük bütçeli ama estetik kaygısı yüksek dünyasından çıkan bu film, izleyicinin midesini bulandırmaktan ziyade doğrudan sinir bozmaya odaklanıyor.

Wes Craven’ın The Last House on the Left’i ile kurulan bağ sadece bir esinlenme değil, doğrudan bir meydan okuma gibi. David Hess’i tekrar o ikonik, iğrenç ve her an patlamaya hazır Krug tiplemesinin yeni bir varyasyonuyla, Alex karakteriyle izliyoruz.

Riz Ortolani Melodileri ve Provokatif Bir Açılış

Açılış sahnesi oldukça provakatif. Parkta yaşanan vahşi tecavüz ve cinayet sahnesine eşlik eden Riz Ortolani melodileri, sinir bozucu bir tezat yaratıyor. Ortolani’nin o yumuşak, adeta bir aşk filmi için bestelenmiş gibi duran notaları eşliğinde bir kadının boğulmasını izlemek, Deodato’nun seyirciyi daha ilk dakikadan nereye oturttuğunu gösteriyor. Burada ne bir kahraman var ne de güvenli bir liman. Sadece bir tamirhanede çalışan Alex ve onun zihinsel olarak daha zayıf, adeta bir gölge gibi takipçisi olan Ricky var. Ricky rolündeki Giovanni Lombardo Radice, Eurocult dünyasının o tanıdık, her türlü işkenceye maruz kalan kurban yüzüyle yine karşımızda.

Lüks bir Cadillac’ın bozulmasıyla başlayan tesadüf, işçi sınıfının öfkesini burjuvazinin sterilliğine taşıyor. Tom ve Lisa’nın o kibirli, her şeyi satın alabileceğini sanan tavırları, Alex gibi bir sosyopat için sadece bir kabul meketubu.

Villaya girildiğinde işler değişiyor. Gloria ve arkadaşlarının Ricky ile dalga geçmesi, onu aşağılayıcı bir striptize zorlaması aslında filmin o istismar etiketini sadece şiddet üzerinden değil, sınıfsal bir kibir üzerinden de kurduğunu gösteriyor. Burjuvazi, bu iki yabancıyı birer eğlence aracı olarak görüyor. Ancak Alex’in usturasını çekmesiyle o sıkılgan ve sahte nezaket yerini safi bir korkuya bırakıyor.

The House on the Edge of the Park İtalyan istismar sineması kült film

Etik Gri Bölgeler: Porno-Tecavüz Yaftası ve Gerçekler

Filmin en çok eleştirilen, hatta porno-tecavüz yaftası yemesine sebep olan sahneleri tam da bu noktada başlıyor.

Deodato burada Amerikan muadillerinden çok daha karanlık ve etik olarak gri bir bölgeye sapıyor. Kurbanların şiddet anında sergiledikleri o tuhaf, neredeyse zevk alıyormuş gibi duran tepkiler ya da Gloria’nın kaçtıktan sonra Ricky’i baştan çıkarmaya çalışması… Bunlar mantıkla açıklanabilecek hamleler değil. Yönetmen belli ki insanın en uç noktada nasıl bir canavara ya da nasıl bir sapkına dönüşebileceğini suratımıza çarpmak istemiş. Sahnelerdeki ton, sinemanın o dönemki en saldırgan ürünlerinden biri, nokta.

Bir an için filmin sadece bu sado-mazoşist döngüden ibaret olduğunu düşünebilirsiniz. Ama Deodato asıl darbeyi finale saklıyor.

Ricky’nin Alex’e karşı durmaya çalışırken karnından deşilmesi ve ardından Tom’un silahını çekip o medeni maskesini fırlatıp atması filmin ritmini altüst ediyor. Meğer tüm o parti, tüm o aşağılamalar bir intikam planının parçasıymış. Başta öldürülen kız Tom’un kardeşiymiş. İşte tam burada film, tipik bir tecavüz-intikam formülünden çıkıp bambaşka bir yere, göz kırpıyor.

Zenginlerin adaleti kendi ellerine alması, Alex’i bir linç ritüeliyle havuzun içinde kurşun yağmuruna tutması aslında medeni olanın şiddetinin, vahşi olanınkinden çok daha örgütlü ve korkutucu olduğunu gösteriyor. Tom ve arkadaşları, Alex’in şiddetini bir gösteriye dönüştürüp, sonra da onu nefsi müdafaa kılıfıyla yok ederek sistemi de arkalarına alıyorlar.

Biz de o villadaki diğer misafirler gibi bu rezilliği izliyoruz. Kim haklı, kim kurban? Bu sorunun cevabı havuzun kana bulanan suyunda kayboluyor.

The House on the Edge of the Park 4K restorasyon Severin Films

Video Nasties ve Sansür Kıskacında Bir Klasik

Sansür meselesine gelirsek, filmin Video Nasties listesinin baş tacı olması şaşırtıcı değil. James Ferman’ın “bu film tecavüz ediyor” çıkışı, İngiliz sansür kurulunun o dönemki histerisinin bir özeti gibi. Yıllarca yasaklı kalan, dakikalarca kırpılan film ancak 2022’de tam haliyle gün yüzüne çıkabildi. Severin ve 88 Films’in 4K transferleri sayesinde o klostrofobik atmosferin ne kadar iyi kurulduğunu şimdi daha net görebiliyoruz. Sergio D’Offizi’nin görüntü yönetimi o dar, neredeyse boğucu çerçevelerle karakterlerin kaçış yolunu daha ilk kareden kapatıyor, villadan çıkış olmadığını seyirci de bir noktada içgüdüsel olarak kabul ediyor.

Maalesef Deodato ve Radice aramızdan ayrıldığı için planlanan devam filmi projesi de tarihin tozlu raflarına kalktı. Belki de iyi oldu.

The House on the Edge of the Park, izlemesi keyifli bir film değil. Hatta bazı yerlerde insanın sinir uçlarına basan, o istismar sinemasının en has örneklerinden biri. Teknik olarak bakıldığında Deodato’nun bence en iyi işlerinden biri. Türün fanatikleri için gerçek bir istismar sineması deneyimi ama genel geçer izleyicinin sinir uçlarını bozacağı aşikar.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm