iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram
25
Şub
2026

L’Été meurtrier (1983)

İstismar Filmleri kategorilerinde yayınlandı. Yorum Yok

Tecavüz ve intikam temalı filmlerle ilgili araştırma yaptığım sırada çok sık karşıma çıkan bu filmi ilk kez izlediğimde, Provence’de geçen hikayenin şok edici etkisini bir yumruk gibi midemde hissettiğimi çok net anımsıyorum. Jean Becker’ın 1983’te yaptığı şey aslında tam olarak buydu: İzleyiciyi o dayanılmaz taşra rehavetiyle uyuşturup, sonra pusuda bekleyen o çiğ travmayı kucağımıza bırakmak.

1980’lerin başı Fransız sineması için 60’lardaki devrimci duruş ve 70’lerin siyasi söylemi yavaş yavaş çekilmiş, sahneye vitrin camlarına vuran o yapay ışık, reklam estetiğinden devşirilmiş kompozisyonlar ve kentsel yabancılaşmanın saf güzelliği geçmişti. Ama Becker, herkes şehre bakarken yüzünü güneye, cırcır böceklerinin ve dedikodunun hiç bitmediği o boğucu köylere döndü.

Isabelle Adjani: Kırılganlık ve Tehdit Arasındaki İnce Çizgi

Sébastien Japrisot’nun romanından uyarlanan bu hikâye, aslında bir yapboz gibi. Ama öyle parçaları tıkır tıkır yerine oturanlardan değil; bazı parçaları eksik, bazıları ise kanlı. Hikâyeyi farklı karakterlerin gözünden dinlemek, bizi tek bir doğrudan uzaklaştırıyor. Herkes kendi hikâyesinin kahramanı sanırken aslında hepsi kurumuş kuyuya atılmış birer taş gibi yankı buluyor sadece. Özellikle Suzanne Flon’un oynadığı sağır Cognata… O sessizliğiyle her şeyi herkesten net görmesi, sanki filmin vicdanı ama eli kolu bağlı bir vicdan. Ve tabii ki Eliane, yani Elle. Isabelle Adjani’nin buradaki performansı üzerine ne söylense az kalır ama harika oynuyor deyip geçemezsiniz; orada tekinsiz bir şey var. O dar elbiseleri ve baştan çıkarıcı özgüveniyle kasabaya girdiğinde, aslında bir intikamcıdan çok, içindeki o parçalanmış kız çocuğunu saklamaya çalışan bir hayalet gibi. Eliane’nin bakışlarındaki o tuhaf donukluk… Bir an çok güçlü, bir saniye sonra ise annesinin memesine sığınan bir bebek kadar savunmasız. O kırılganlık ve tehdit arasındaki gidiş gelişleri izlemek insanın sinir uçlarına dokunuyor. Becker’ın eril bakışla oynaması da çok sinsi bir tercih.

Pin-Pon’un (Alain Souchon) Elle’i ilk kez araba tamir ederken, eteğinin altından dikizlemesi aslında sinemanın o klasik röntgenciliğinin zirvesi. Ama Elle bu bakışı biliyor, görüyor ve onu bir silah gibi erkeklerin suratına geri fırlatıyor. Beni böyle mi görmek istiyorsunuz? der gibi. Tecavüz-intikam türünü burada ilginç kılan da bu; intikam burada bir sonuç değil, bir saplantı. Elle, annesinin geçmişteki o korkunç travmasını deştikçe, aslında kurtuluşa değil, kendi zihninin karanlığına çekiliyor. Provence’ın o sarı, tozlu yolları, Georges Delerue’nün o hüzünlü melodileriyle birleşince ortaya çıkan şey bir yaz güzellemesi değil, taşra kabusu. Her yer açık, her yer güneşli ama nefes alacak yer yok. Geçmişte işlenmiş o vahşi suç, kasabanın hafızasında bir yerlerde hep taze; sadece üzerine güneş kremi sürülmüş gibi bekliyor.

Bir Yaz Güzellemesi Değil, Bir Taşra Kabusu

Eliane intikam peşinde koştukça, aslında babasının çoktan o hesabı kapattığını ama bu sessizliğin kimseyi iyileştirmediğini fark ettiğimiz an, film bir suç hikâyesi olmaktan çıkıp tam bir trajediye evriliyor. Sonunda ne kalıyor kalp kırıntılarından geriye? Pin-Pon’un o saf aşktan gelen ama felaketle sonuçlanan kararı, Elle’in dokuz yaşındaki haline rücu edişi… İntikam burada kimseyi temize çekmiyor, sadece acıyı daha geniş bir alana yayıyor. Filmi bitirip ayağa kalktığınızda, üzerinizde o bitmek bilmeyen sıcak geçen yazın ağırlığı kalıyor. Becker’ın filmi, bugün bile o sahnede asılı kalan toz bulutu gibi; güneş her şeyi aydınlatıyor evet, ama bazı lekelere sadece daha çok dikkat çekiyor, onları asla silip götürmüyor.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm