iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram
Cristina Garavaglia Fausta mutfak sahnesi Tinto Brass

Çoğu insan için Tinto Brass, sinema tarihinin en müstehcen, en uçlarda gezen ve provokatif isimlerinden biridir; doğrusu böyle düşünmekte de haksız sayılmazlar. Ancak ana akım izleyicinin bu yüzeysel bakışının ötesine geçebilen sinema tutkunları ise onun aslında auteur kuramının en özgün, isimlerinden biri olduğunu çok iyi bilir. İyi “Kötü Film”de bugüne kadar Tinto Brass’ın genel sinematografisi, İtalyan sinemasındaki yeri ve kendine has cüretkar tarzı hakkında birçok yazı yazdım; fakat bugüne kadar onun filmlerinden biri hakkında yazmadığımı farkettim. Brass filmografisinde bu açılışı yapmak için seçtiğim film ise benim için her zaman çok özel, çok ayrı bir yerde duran, yönetmenin bence pornografiye en çok yaklaştığı yapıtı: 1994 yapımı L’uomo che guarda (The Voyeur – Röntgenci).

Bu filmi benim için tüm Brass külliyatı içinde tepeye oturtan şey konusu ve ilginç karakterleri. Ve tabii ki yönetmenin tüm sinema kariyeri boyunca karşımıza çıkardığı en güzel, en büyüleyici iki kadın oyuncuyu yan yana getirmesidir.

L’uomo che guarda, ünlü İtalyan yazar Alberto Moravia’nın 1985 yılında modern cinsellik, yabancılaşma ve sadakat kavramlarını sorguladığı aynı adlı romanına dayanıyor. Aslında Moravia ölmeden önce bizzat Brass’a bu uyarlama için oluru vermişti, hatta ona kitaba sadık kalmamasını, kendi sinematik ifadesini özgürce oluşturmasını vasiyet etmişti. Fakat yazarın 1990’daki ölümünün ardından edebi haklar mirasçılarına, yani dönemin güçlü yazar ve entelektüelleri Elsa Morante ile Dacia Maraini’ye geçti.

Katarzyna Kozaczyk the voyeur filminden erotik bir sahnede

İşte film ile ilgi olanlar bundan sonra oldu. Mirasçı iki kadın (aynı zamanda dönemin feminist kalemleri) Tinto Brass’ı ciddi bir sinemacıdan ziyade basit bir porno film yönetmeni olarak görüyorlardı ve böylesine değerli bir edebi mirasın onun fantezi dünyasına pazarlanmasına karşı çıktılar. Uzun müzakerelerin ardından, bir erotik edebiyat uyarlamasının başına gelebilecek en tuhaf sansürlerden biri yaşandı: Moravia’nın adının jenerikte asla geçmemesi şartıyla filmin çekilmesine izin verildi.

Brass bu yasağı sinematik bir kurnazlıkla deldi; filmin bir sahnesinde karakterlerden birinin eline Moravia’nın romanını tutuşturdu ve kitabın kapağını, yazarın ismiyle birlikte adeta kameranın gözünün içine sokarak net bir şekilde gösterdi.

Filmin kadın başrollerinden olan, Polonya doğumlu güzeller güzeli model Katarzyna Kozaczyk (Katarina Vasilissa) tüm güzelliğini bizlere bahşediyor özellikle çin restoranındaki mastürbasyon sahnesiyle. Kariyerine 1989 yılında Polonya’da, Katowice televizyonunun düzenlediği bir reklam modeli yarışmasını kazanarak başlayan Kozaczyk, aynı yıl ülkesinde Play Girl seçilmiş, peşinden İtalya, Almanya ve Fransa’daki Playboy ve Playmen çekimlerinde boy göstererek Avrupa erotik arenasında adını duyurmuştu. Sinemadaki ilk adımını 1992’de Sławomir Idziak’ın Enak filminde küçük bir rolle atsa da, kaderi İtalya’ya kalıcı olarak taşınması ve Tinto Brass tarafından keşfedilmesiyle kariye bambaşka bir yöne evrildi.

Filmde eşi Dodo’yu terk eden esrarengiz Silvia’yı canlandıran aktris, erotik sinema tarihinin kült girişlerinden birini yapar. Alfred Hitchcock’un Rear Window filmindeki Grace Kelly’nin o efsanevi giriş sahnesine bir saygı duruşu niteliği taşıyan ağır çekim sekans, Brass’ın ustaya saygıda kusur etmediğinin kanıtıdır. Vasilissa bu filmle bir gecede kült bir aktrise dönüştü.

Vasilissa, güzelliğiyle ekran karşısındaki izleyiciyi büyülese de kamera karşısında çok rahat değil gibi görünmektedir. Muhtemelen bu oyunculuk bariyeri ve kamerayla kurduğu mesafeli ilişki, filmin ardından birkaç yapımda daha görünse de kariyerinin 1998’den sonra tamamen sonlanmasına neden oldu. Sinema dünyasından erken çekilen Vasilissa, yapımcı Marco Poccioni ile evlenerek yaşamını Roma’da sessiz, sedasız yaşamayı seçti.

Katarzyna Kozaczyk Silvia rolünde L'uomo Che Guarda

Vasilissa’nın mesafeli, ulaşılamaz ve soğuk duruşunun tam zıttı ise filme hayat enerjisi, katan Cristina Garavaglia (Fausta) dır. Milano doğumlu olan Garavaglia, kariyerine 80’lerin ortasında modellik yaparak başlamış, popüler İtalyan televizyon programı Drive In’de fast food kızı (ragazza fast food) olarak ünlenmişti. Tıpkı Vasilissa gibi Playboy ve Playmen kapaklarını süsleyen Garavaglia, 1989’da sinemaya adım atmış olsa da asıl zirvesini Tinto Brass sayesinde gerçekleştirmiştir.

Brass, Garavaglia’yı canlandırdığı Fausta karakteri üzerinden, kendi takıntılarına (abartılı 50’li yıllar kıyafetleri, dolgun ve kıvrımlı vücut hatları) uyan muazzam bir figür kurgulamıştır. Filmi izleyen herkesin hafızasına kazınan o meşhur sahnede Dodo ile mutfakta, hiçbir şeyi umursamadan şeker ve yumurta çırparken bir anda ortamın alevlenmesi ya da Dodo’nun babasının yatağında verdiği frikikler ve o meşhur puro sahnesi… Efsanevi besteci Riz Ortolani’nin saksafon sololarıyla birleşen sahneler de filmi bambaşka bir seviyeye taşıyor.

L’uomo che guarda‘dan sonra birkaç popüler İtalyan komedisinde (Viaggi di nozze, Miracolo Italiano) rol alsa da, o da tıpkı Polonyalı meslektaşı gibi 1997 civarında sinema dünyasından tamamen koptu.

Filmin teknik ve görsel başarısından bahsederken, efsanevi görüntü yönetmeni Massimo Di Venanzo’nun yarattığı zengin, parlak renk paletinin ve atmosferinin müthiş olduğunu söylemem gerek. Tinto Brass, sinemanın özünde zaten bir röntgencilik (voyeurism) eylemi olduğunu savunur; karanlık salonda oturan seyirci, anahtar deliğinden bakan Dodo’nun gözüyle perdeye bakarken aslında sinemanın bu en çıplak, en ilkel gerçeğiyle yüzleşir.

Filmde sıkça karşımıza çıkan protez ereksiyonlar, aşırı fetiş unsurları ve abartılı cinsel sahneler, aslında Brass’ın sinema endüstrisine ve sansür kurullarına karşı geliştirdiği alaycı bir oyundur.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm