iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram
The Company of Wolves filmindeki ikonik kurt adama dönüşüm sahnesinden vahşi bir kare.

Film bildiğimiz Kurt Adam filmlerinden oldukça farklı. Perrault’un Kırmızı Başlıklı Kız masalının Freud yanlısı unsurlarla harmanlandığı bir görsel şov. Filmin yönetmen koltuğunda Neil Jordan var. Senaryo ise filme feminist bir bakış açısıyla yaklaşan ve bunu oldukça net bir şekilde belli eden Angela Carter’ın (ki kendisi Mavi Sakal masalını feminist bir bakışla yeniden yorumladığı klasik “The Bloody Chamber”ın da yazarıdır) aynı adlı kitabında geçen kısa bir öyküden.

Filmi izlemeye başladığınız andan itibaren sihirli bir dünyaya adım atıyorsunuz. Günümüzde başlayan hikaye, ergenlik çağındaki Rosaleen’in (Sarah Patterson) gördüğü rüyalar üzerinden bizi geçmiş zamanlardaki tekinsiz bir kurt köyüne götürüyor ve film tamamen bu kızın rüyalarından beslenen, iç içe geçmiş öykülerden (stories-within-stories) oluşan meta-soyut bir yapıya bürünüyor. The Company of Wolves çocukluğun bitişi ve ergenliğe geçiş dönemini sorguluyor; seksüel çağrışımlar, masumiyetin yitirilişi, adet döngüsü (menstrüasyon) gibi daha bilinçli filtreler vs. Bütün bunları yaparken de biraz önce belirttiğim feminist bakış açısı kendini fazlasıyla belli ediyor.

The Company of Wolves filmindeki sofra sahnesinde kurt patisinin kesik insan eline dönüşmesi.

Bugüne kadar izlediğim belki de en iyi kurt adama dönüşme sahnelerini barındıran yapımlardan biri bu. Gerçi dönüşüm sahneleri bir noktadan sonra biraz fazla uzuyor ve finalde etrafta koşturan bildiğimiz köpeklere dönüşerek heyecanını biraz kaybediyor ama yine de görsel olarak muazzam. Bana kalırsa filmin asıl can alıcı noktası bu dönüşümlerden ziyade, tamamı devasa İngiliz stüdyolarında (indoor soundstage) kurulmuş olan o suni ama büyüleyici atmosferi. Dev ve budaklı ağaç kökleri, keskin kayalar, tekinsiz patikalar, sisler ve aynalarla, rujlarla, civciv yerine sürprizlerle dolu kuş yuvalarıyla bezeli bu set tasarımı, insanı Jungvari bir derinliğe, kendi benliğinin bilinmezliğine doğru çekiyor. Köyün sınırları dışına çıktığınız her an, geriye tek parça halinde dönüp dönemeyeceğinizi sorguluyorsunuz. O sinematik gren dokusu ve tekinsiz orman mistisizmini, sanki gece yarısı seansında bir sinema salonundaymış gibi birebir yaşıyorsunuz.

Angela Lansbury’nin canlandırdığı büyükanne karakteri, geçmişin hatalarından ders çıkarmış, torununa tekinsiz masallar anlatan karanlık ve tecrübeli bir köy bilgesi olarak tasvir edilmiş. Torununa “Bir kurt bazen göründüğünden çok daha fazlasıdır” derken, oradaki kilit kelime aslında “O”dur (He). Çünkü filmdeki tüm kurtlar erkektir ve erkeklerin neredeyse tamamı birer kurttur. Büyükanne, genç kızlara “kaşları ortada birleşen erkeklerden uzak durması” yönünde uyarılardan oluşan ve hep “Evvel zaman içinde…” diye başlayan hikayeler anlatıyor. Gerçi filmde kızın annesi de bir yerde ağırlığını koyup, “Büyükanne çok şey bilir ama her şeyi bilmez. Eğer her erkeğin içinde bir canavar varsa, her kadının içindeki canavar da onun dengidir” diyerek feminist intikam tonunu dengeliyor. Zaten ana karakterimiz Rosaleen de yol boyunca karşısına çıkan süslü, uzun dişli yabancı centilmenlere ve erkek cinselliğinin avcı doğasına karşı kendi kadınsı sıcaklığını ve zekasını kullanarak güç kazanıyor.

The Company of Wolves 1984 filminde Rosaleen (Sarah Patterson) kırmızı peleriniyle gotik orman setinde.

Rosaleen’in peşinde dolanan kıvırcık saçlı kasabalı oduncu çocuk (Shane Johnstone) sahnelerine ise gereğinden fazla katlanmak zorunda kalıyoruz. Büyüyüp serpilen, vizyonu o dar kasabanın çok ötesine geçen havalı bir kızın peşindeki bu tip sünepe eski sevgililerin samimiyetine inanmamızı beklemeleri bence filmin zayıf halkası; insan o sahnelerde kıvırcık saçlı çocuğun yerine ekrandaki o yıkıcı kurtları görmeyi tercih ediyor. Stephen Rea’nın, hamile kalıp terk edilen bir çingene kızı olarak sosyetik sevgilisinin düğününü basıp herkesi kurda dönüştürdüğü yan hikayedeki hantal cameosunu ve hafızalarda pek yer etmese de Terence Stamp’in “şeytan” rolündeki kısa görünüşünü de bu arada es geçmeyelim.

Filmin masalsı doğası her anında tüyler ürperten sahneler yaratmada oldukça başarılı. Köylülerin avladıkları devasa bir kurt patisinin eve getirildiğinde kesik bir insan eline dönüşmesi gibi sahneler, Grimm Kardeşler’in bile sansürlediği ya da boş bıraktığı o karanlık alanları korkutucu cinselliği ve suçluluk duygularını hipnotik bir kabus gibi önümüze seriyor. İngilizlerin kurt adam mitine yaklaşımı ve İngiltere’nin doğası gereği bu gotik atmosferi yaratmadaki başarısı malum; The Curse of the Werewolf (1961) bunun en iyi örneklerindendi. Bir Amerikan klasiği olmasına rağmen An American Werewolf in London’ın da İngiltere’de geçtiğini hatırlatmakta fayda var.

Tolga D. (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


1 Yorum

  1. extremeb 23 Nisan 2009 - 13:17

    Eline sağlık Tolga.. Ben çok severim bu filmi.. Uzun zamandır izlememiştim. Bu gece tekrar izleyeyim bari.. Teşekkürler..

    Yanıtla

Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm