iyiköfüfilm

Facebook Twitter Instagram

Bu sitede olduğunuza göre “tuhaf ” filmleri seviyorsunuz. Herkesin bu filmleri sevme nedeni farklı, ben özellikle seksenler filmleriyle büyüdüğüm için seksenlerin filmlerini çok severim. Gariplik konusunda da hep daha fazlasını istediğimiz için ister istemez yolumuz bir takım acayip filmlerle kesişiyor, arkadaş sohbetlerinde (ya da internet forumlarında) geçen “şöyle bir film varmış, duydun mu?” sözüyle sinemanın en dip katmanlarına indikçe karşımıza bir öncekinden daha tuhaf filmler çıkıyor. Bazı filmler akacak mecra bulamayıp araba farı karşısında donakalan tavşanlar gibi ne ileri ne geri gitse de, bazıları her anında daha da ilginçleşip izleyiciyi her seferinde vurgusu ve tonu daha çok artan bir “Yok artık!” haykırışına gark ediyor. Bazıları gün yüzüne çıkıp kült haline dönüşmüş olsa da bahsettiğim dip katmanda kalan filmler arasından  bir seçki hazırladım. Her katil bir Michael Myers, Freddy Krueger ya da Jason gibi ikon haline gelecek diye bir kaide olmadığından dolayı bütçeleri el verdiğince (veya el vermediğince) tuhaf katilleriyle anılan filmlere beraber göz atalım.

Death Bed – The Bed That Eats (1977) : Ne oluyor, neler oluyor demeye fırsat kalmadan uyuyarak da olsa izleyebileceğiniz bu filmimizdeki katil kavramı bir yatak olarak arz-ı endam ediyor. Ağır temposu ve kendini tekrar eden yapısına rağmen Death Bed, kötü filmleri seven herkesin izlemesi gereken bir film. Filmin çoğu kısmı ıssızlığın ortasında bulunan bir köşkte geçiyor. Katil yatak ise bu köşkün içinde bulunuyor. Film boyunca kafanızda oluşacak soru işaretlerinden en büyüğü muhtemelen yatağın insanları öldürme şekli olacaktır. Filmin en başında sahipsiz gibi köşke gelen iki gencin yemeğini gençler sevişirken çalarcasına yiyen yatak üzerine tatlı niyetine bu gençleri de yiyor. Fakat yeme sahnesinde bir tuhaflık var, yatağın kurbanlarını (ve kurbanlarının yemeklerini) sarı bir sıvı içerisinde hazmettiğini görüyoruz. Bir yandan çiğneme ve ısırma sesleri duyuyoruz. Yatağın dişleri de yok. Ayrıca neden bir çift sevişirken yatağa tavuk ve elma getiriyor? Duvardaki resmin arkasında hapsolmuş, yatağın önceki kurbanlarından biri olan ve izleyiciye yatağın geçmişini anlatan “artist” ne iş? Madem yatağın kurbanı, resmin arkasında işi ne?  Bir yatağın duygularını izleyiciye nasıl hissettirirsiniz? Bunlar film boyunca sorabileceğiniz sorularken bir de anlık sorular var. Terkedilmiş bir köşke neden bu kadar çok insan geliyor, merak uyandırıyor. Film, bir kelime oyunu gibi anlık bir espriyle çekilmiş izlenimi verse de, DVD olarak yalnızca yapımından 25 yıl sonra izleyiciyle buluştu. Death Bed – The Bed That Eats, mutlaka yaşamanız gereken bir deneyim.

Kondom des Grauens (1996): Film, uluslararası pazarda izleyiciyle Killer Condom olarak buluşmuş. Evet, ne yazık ki isminin hakkını tam anlamıyla veriyor. Filmin dağıtımcı şirketinin Troma olduğunu da söylersem kafanızda bir fikir oluşmuş olabilir. Film Ralf König adlı çizgi roman “ustası”nın bir çizgi romanından uyarlanmış. Senaryo da kendisine ait.  Filmdeki katil prezervatif tasarımını yapan kişi ise Alien’ın babası H.R. Giger. Kendisini ciddiye almayan bir komedi filmi olan Kondom des Grauens, New York’ta erkeklerin mahrem yerlerini ısırarak koparan etobur bir prezervatifi katil olarak izleyiciye sunuyor. Slapstick tarzı gore filmlerden hoşlanıyorsanız, önyargılarınız da yoksa Killer Condom muhakkak eğleneceğiniz bir film.

Blown (2005) : Eğlenceye düşkün oldukları kadar gürültü yapmayı da seven komşularına büyü yapan Esmeralda isimli bir voodoo rahibesi bir takım olaylar sonucunda bir şişme kadına dönüşür. O haliyle de komşularını öldürür. Yine bir önceki film olan Kondom das Gruens gibi kendini ciddiye almama takıntısına sahip olan Blown ne yazık ki Kondom das Gruens ile aynı performansı sergileyemiyor. Tamam, güldüren sahneleri yok değil fakat bu sahneler samanlıkta bulunan iğne ile eşdeğer olunca çoğunlukla vakit hırsızı modunda geçiyor. İnternette okuduğum bir incelemede yazdığı gibi “Blown, sanki bir grup sarhoş arkadaşın başka sarhoş arkadaşlarına göstermek için kendi aralarında çektiği fakat sonunda her nasılsa benim satın aldığım bir film”.

Jack Frost (1997) : İdama götürülürken kaza geçirerek kardan adama dönüşen bir seri katilin kendisini yakalayan Şerif Sam’in peşine düşmesini konu alan Jack Frost bu yazıdaki filmler arasında devam filmi çekilen tek film. 1998 yılında da ironik olarak Jack Frost adıyla vizyona giren bir film daha vardı, bu filmde Michael Keaton öldükten sonra dünyaya dönüyordu, ailesiyle arasını yapmaya mı çalışıyordu, neydi. Bu filmde bilindik sevimli kardan adam imajının ölümüne tanık oluyoruz. Jack Frost hem acımasız hem de yeri geldiğinde lafı gediğine oturtan bir katil olarak göz dolduruyor. Video için çekilen filmin ikincisi ne yazık ki ilkinin yanından bile geçemiyor. Jack Frost’un insan halini canlandıran ve seslendirmesini yapan oyuncu ise son zamanlarda çıkan L.A. Noire olmak üzere bir çok oyunda seslendirme yapan Scott MacDonald. Kendisini Carnivalé dizisinden de hatırlayabilirsiniz. Listedeki en eğlenceli filmlerden biri olan Jack Frost’un ilkini izlememiş olanlara şiddetle tavsiye ediyorum.

Monsturd (2003) : Aslında bu filmi saçma sapan slasher katilleriyle tuvalet mizahı kullanarak dalga geçme amacıyla çekilmiş bir film olması sebebiyle ekleyip eklememekte kararsız kaldım. Ama inanın, eklemeseydim liste eksik kalacaktı. Monsturd, bir benzerini Kevin Smith’in Dogma filminde gördüğümüz bok canavarının slasher tarzıyla yaratılmış hali. Ülkenin en güvenli hapishanelerinden biri olan Hardell Hapishanesi’nden kaçan bir seri katilin, saklandığı kanalizasyonda kazara kimyasal bir madde ile bütünleşip insan bokundan bir canavara dönüştüğü Monsturd’ü ciddiye almanıza gerek yok. Çünkü film de, ekip de kendilerini ciddiye almıyor. Yüksek ihtimalle eğleneceğiniz bir parodi filmi.

Demon Island (2002) : Amerikan fimlerinde sıkça gördüğümüz Piñata’nın (hani şu doğumgünü partilerinde gözü bağlı çocukların sopayla dağıttığı, içinden şeker dökülen şey) bir korku objesine dönüştürüldüğü Demon Island hakikatten harcayacağınız vakte değmeyecek bir film. Hatta o kadar ki bu paragrafı okurken harcadığınız vakte bile değmez. İşin ilginç tarafı bu kadar kötü bir filmde tanıdık yüzler görebilmeniz. Filmin başrollerinde Buffy the Vampire Slayer dizisinde Xander rolünde oynayan Nicholas Brendon (kendisi aynı zamanda filmin yapımcısı) ile My Name is Earl dizisinden ve birkaç filmden tanıyabileceğiniz Jaime Pressly.

Poultrygeist: Night of the Chicken Dead (2006): Korku-komedi sınırlarında uçan bir Troma filmi daha… Bir fast-food restoranının üzerine inşa edildiği mezarlardan çıkan zombiler ve etobur tavuklar ile baş başa kalıyorsunuz. Film, kendini ciddiye almıyor ve her sahnesinde saçmalığın dozunu arttırıyor. Kült meraklıları için kaçırılmaması gereken tuhaf bir yapım.

Rubber (2010): Bir lastiğin telekinezi gücü ile insanları öldürmesini konu alan film, absürtlüğün sınırlarını zorluyor. Hiçbir mantığa uymayan, ama tam da bu yüzden izlenesi olan Rubber, sinema tarihinin en tuhaf katillerinden birine ev sahipliği yapıyor. Film boyunca izleyiciye “bunu gerçekten izliyor muyum?” sorusunu defalarca sorduruyor.

The Greasy Strangler (2016): Evet, adından da anlaşılacağı gibi… Gariplik tavan yapıyor. Ölümcül yağ ile kaplanmış bir katilin izinde, bir baba-oğul ilişkisini ve daha birçok garip durumu izliyorsunuz. Film, her karesinde izleyiciyi hem şaşırtıyor hem de eğlendiriyor.

Bu liste, sinemanın en garip ve sıra dışı köşelerinden çıkan en acayip ve tuhaf katilleri bir araya getiriyor. Her biri kendi başına bir deneyim ve her biri izleyiciye “Bunu gerçekten gördüm mü?” dedirtecek kadar tuhaf.

Tolga Demirtaş (tolga@iyikotufilm.com)

Facebookta paylaş Twitterda paylaş Mail ile gönder


Yorumunuz:

İyiKötüFilm Hakkında
İyiKötüFilm Röportajlar
İyiKötüFilm