iyiköfüfilm

Korkunç olmayan gülünç bir şey hiç görmedim. Eğer acıya neden oluyorsa komiktir; acıya neden olmuyorsa da komik değildir. ” – W.C. Fields

Bu konuda ilk akla gelen karakterlerden biri Ash (Bruce Campbell). Evil Dead : Dead by Dawn (1987) filminde ruhu ele geçirilmiş kız arkadaşı Linda’yı katlettikten sonra, şüphesiz ki karşılığını alması mümkündü. Ama Evil Dead serilerinde “zamana karşı yarışmak” gibi bir durum sözkonusu değil. Linda’yı parçalar halinde huzura erdirdikten sadece dakikalar sonra, sağ eli onu dövmeye başlar ve kafasında mutfak alet edevatlarından oluşan bir koleksiyonu kırar. Bütün bu olanlara karşılık, tabi ki o da boş durmaz, testeresine uzanıp kendi kendini doğramaya başlamaya hazırlanmadan önce “Şimdi kim gülüyor?” şeklinde bağırır.

İzleyicilerin güldüğü kesin. Sam Raimi’nin bu remake filmi Video Nasty ile Laurel ve Hardy birleşimi gibi. Joe LoDuca’nın 20ler tarzı soundtrack müzikleri eşliğinde, Ash’in eli fare deliklerine girip çıkıyor, etrafında dönüyor, gülüyor. Silahıyla vurduktan sonra sonunda Ash onu içinde Ernest Hemingway’in A Farewell to Arms kitabının bulunduğu bir kovanın altında yakalıyor.

The Thing, Addams Family, yazar Scott Spiegel’in kısa filmi Attack of the Helping Hand (Hamburger Helper için yapılan bir ABD reklam filminin parodisi) ve ölümcül rakam klasiği The Beast with Five Fingers (1946) filmlerinden ilham alan bu komedi-korku örneği klasik slapstick komedisine de çok şey borçlu. Bu film için aynı zamanda korku sinemasında genelde göz ardı edilmiş olan ama özellikle 1970lerin sonundan 1990ların başına kadar revaçta olan bir türün “splatstick” türünün önemli örneklerinden biri de diyebiliriz.

Splatstick filmlerin tarihi George A.Romero’nun zombi başyapıtı Dawn of the Dead (1978) ile başlamıştı. Bu apokaliptik hikayenin bir bölümünde Romero zombiler, bisikletçiler ve filmin hayatta kalmayı başarmış üç protagonist karakteri arasındaki mücadeleyi sunuyordu. Bisikletçiler boş bir binaya hücum edip ağır aksak ilerleyen zombilerle karşılaşınca, Romero o ona kadar koruduğu ciddiyeti komedi unsuru uğruna bu noktada bırakıyor ve bisikletçiler zombilere kremalı kek atıyor. Bu da klasik slapstick yemek kavgasının grindhouse türüne uygulanması oluyor.

Dawn of the Dead filminden sonra, splatstick türü yaygınlaştı ve birçok düşük bütçeli korku filmini etkiledi : Evil Dead üçlemesi The Evil Dead (1982), Evil Dead 2 : Dead by Dawn (1987), Army of Darkness (1993); Re-Animator serisi, Re-Animator (1985), Bride of Re-Animator (1990), Beyond Re-Animator (2003); Peter Jackson’ın Bad Taste (1987) filmi, Braindead (1992) ve Frank Henenlotter’in Basket Case filmi (1982). Bu etkileyici listeye rağmen, splatstick türünün kendine has komedi anlayışı, testereler ve iç organlar eleştirmenlerden gerektiği kadar ilgi görmedi. Çoğu, bu trendin sadece splatter filmlerinin farklı yorumlanışı olduğu yanılgısına kapıldı.

Aynı şekilde splatstick türünün kökenini oluşturan diğer türlere de yeterli önem verilmemişti mesela Hollywood sinemasının erken dönemlerindeki slapstick komediye. Bunun akrabası olan splatstick türünde de nesnelere ve organlara şüphecilik anlayışı ile yaklaşılıyor. İkisi de vücut ve nesneler aleminin bizim olmasını istediğimiz gibi kesin ve affedici olmadığını kanıtlamak ister gibi.

Slapstick, Vücut ve Nesnelerin Sapkınlığı

Acı ve ızdırap her zaman slapstick komedinin odak noktası olmuştur. Tür adını 16.yüzyıldaki İtalyan komedi tiyatrosundan alıyor, burda Harlequin karakteri soytarı bastonunun farklı bir varyasyonu olan “slap stick” taşıyordu. Tahta bir kılıç şeklindeydi ve ortasına kadar gelen özel bir bölümü vardı, Harlequin’in silah tercihi bu yöndeydi çünkü kurbanlarına vurduğu zaman oluşturduğu “slap” (tokat) güçlüydü. Acı vericiydi ve slapstick tokatları da işin içine girince bundan nasiplenen oyuncular için pek de hoş olmuyordu. Bazen gerçekten de fiziksel olarak yaralanıyorlardı. Tarihçi Tony Steveacre, Slapstick The Illustrated Story of Knockabout Comedy adlı kitabında şöyle yazmış :

Sıradan şekildeki ‘nap’ ile (acı vermeyen şekilde), straight nap (acı veren şekilde) arasındaki çizgi çok incedir, izleyicinin kalbine giden yoldur ama kırık kemiklere ve zarar görmüş organlara neden olabilir….19.yüzyılda, Gustave Frejaville bir Fransız palyaçosundan bahsediyordu ve sıkça bu duruma maruz kalması sonucu sol yanağı kurumuş ve sol gözünün retinası slapstick nedeniyle yaşadığı şoktan dolayı hasar görmüş.

Hollywood slapstick komedyenliği de bu tür komediden ve yarattığı fiziksel hasar tehdidinden ortaya çıktı. Vücudun savunmasızlığı, verimsizliği ve de karmaşıklığını ön plana çıkarmaya takıntılı şekilde, Chaplin, Keaton ve Lloyd gibi oyuncular izleyicilerine varolmanın kötü yönlerini hatırlatarak gülmelerini sağladılar. Komedi tarihçisi Alan Dale bu konu hakkında şöyle demiş, “Bir slapstick gösterisinin özü kahramanın itibarına fiziksel bir saldırıda bulunmaktır.”

Oliver Hardy’nin devamlı tekrarlanan bazı hareketlerinden bunu hatırlayabiliriz. (çivilere vurmaya çalışırken çekiçle parmaklarına vurması, merdivenlerden düşmesi, tuğlaların kafasına düşmesi) Slapstick böylece kahramanların egolarını alt üst eder böylece onlara ve izleyicilere vücutlarına güvenmemeleri gerektiğini gösterir. Bunu bir de Bruce Campbell’ın kendi eli ona orta parmağıyla hareket çekerken hissettiği büyük öfkeyle karşılaştırın. Slapstick kahramanlarının stoklarında her zaman için itibarın yıkılması sorunu var.

Aslında, slapstick fiziksel bir dünyada yaşamanın kötü taraflarıyla alakalı. Dale bu durumu şöyle açıklıyor :

Slapstick hayatın fiziksel olduğu gerçeğine karşı temel, evrensel ve sonsuz bir cevaptır. İki bileşen, vücut ve ruh, bunlardan sadece ilkinin kanıtlarına sahibiz, vücudun fiziksel güçlerle ve nesnelerle etkileşim içinde olması ve bu etkileşimin devamlı düzgün şekilde ilerlemeyişine karşı duyulan öfke….bir hikayenin slapstick modunda anlatılması içgüdüsünü canlandırıyor.

Etrafında inşa edilen ve bu rahatsızlığın kaynağını oluşturan şey Dale’nin söylediği gibi “nesnelerin zaferi”. Slapstick evrenindeki nesneler asla olması gerektiği gibi davranmaz ya da tepki vermezler. Bunun yerine, kendilerine ait bir hayat oluştururlar. Merdivenler, kovalar, hortumlar ve kapı kollarına güven olmaz. Kahramana saldırırlar, döverler, başına düşerler ve her şekilde yoluna çıkarlar. Slapstick hiçbir zaman nesnelerin güvenli oluşuyla ilgilenmemiştir, sadece acımasızlığıyla ilgilenmiştir. Slapstick başkahramanı her zaman cansız dünyanın şamar oğlanı olmuştur. Sinema eleştirmeni Siegfried Kracauer, Sight and Sound (1951) kitabında sessiz film komedisiyle ilgili yazdığı bir makalede şöyle demiştir : “Kural şudur ki cansız nesneler önemli pozisyonlarda bulunmuşlar ve kendilerine ait seçimlere sahip olmuşlardır.” Şöyle de eklemiştir : ” İnsan olan her şeye karşı kötülükle dolulardı.”

Slapstick hiçbir zaman sosyal mesaj verme kaygısına sahip olmamıştır ama şu da açıktır ki bu nesne korkusu ve vücudun gücüyle ilgili hayalkırıklığı zamanının gerçek bir ürünüydü. İlk dönem 20.yüzyıl Amerikası endüstrisinde insanlar ve makineler arasındaki değişen ilişkiyi yakalamıştı. Bazı bakış açılarına göre, slapstick komedi insanın bu dünyadaki rolüyle ilgili hissettikleriyle ilgili bir cevaptı. Modernize, mekanik çalışma yerlerinde – örneğin Chaplin’in Modern Times (1936) filminde kullanılan arka planda – insan artık yaşadığı çevrenin efendisi değildi. Bunun yerine üretkenlik, verimlilik ve otomasyon için oluşturulmuş bir makinenin gözden çıkarılabilir, canlı bir parçasıydı.

20.yüzyılın başlarında çalışma yerlerinden sorumlu olanlar için sıkça rağbet gören bir kaynak Frederick Taylor’ın The Principles of Scientific Management (1911) eseriydi. Vücudun eksikleri konusunda sağduyusu yüksekti. Endüstriyel makinelerin kolay çalışıyor olması ve insan vücudunun karmaşık yapısı ve verimsizliğinin onları korumak ve yönetmek konusunda yetersiz kalması sonucu oluşan uyumsuzluğun farkında olarak, Taylorizm’i destekleyen zaman-hareket araştırmaları tuvalet ziyaretlerinin sıklığı ve süresiyle ilgili bile sonuçlar elde etmişlerdi. (Chaplin bunu Modern Times filminde konu etmişti. Filmin kahramanı hızlıca bir sigara içmek için tuvalete girdiğinde, fabrika yöneticisi tarafından güvenlik kameralarından izlenerek takip edilmiş ve yakalanmıştı.)

Slapstick komedi hem insanları düzene koymak yolundaki kurallara karşı bir anarşik tepki hem de insan vücudunun Taylorcıların da söylediği gibi verimsiz ve yetersiz olduğu yönünde sözsüz bir kabul edişti. Komediyi biraz da korku öğesiyle birleştirerek, slapstick izleyicilerin kendi benliklerinin kötü ve garip gerçeklerine gülmelerini sağladı.

Slap ve “Splat” : Bir Türün Gelişimi

Acı çekmek için yaratılmış slapstick kahramanının itibarını düşürmeye neden olan şey her ne olursa olsun, başka bir muz kabuğunun üstüne basmak için hayatta kalacağını düşünmek her zaman tutan bir tahmindir. Splatstick korku sinemasında ise bu tür kesinlikler artık geçerli değildi. Oliver Hardy’nin beyazperdede başına gelen en fena şeyler kötü bakan gözler ya da kafasına aldığı darbelerken, splatstick kahramanı parçalanma, ruhunun ele geçirilmesi, ölüm ve vücudunun özünde kontrol edemediği bir yaratık olduğunu farketmesiydi.

Bu splatstick türünün komik olmadığı anlamına gelmiyor. Raimi, Jackson ve Stuart Re-Animator Gordon gibi film yapımcılarına göre, şiddet öğelerinin anahtarı slapstick komedinin özündeki korku öğesini temel almaktı. Röportajlarında Raimi, The Evil Dead serileriyle slapstick geleneği arasındaki alakayı şöyle belirtmişti :

The Three Stooges (Üç Ahbap Çavuş) filmi The Evil Dead için büyük bir ilham kaynağıydı. Ampülün kanla dolması ve kanın prizlerden çıkması sahnesi örneğin. Stooges filminin “A Plumbing We Will Go” adlı bir bölümünde hortumları bağlıyorlar, su kaynağı ile elektrik sistemi arasında da bağlantı kurulması sonucu ampüller de suyla doluyor. Sonuç olarak televizyondan bile su geliyordu. Ben de bu fikri aldım ve korku sinemasına uyarladım – zaten bana çok yakın gelmişlerdi. The Stooges gerçekten vahşi bir film.

The Evil Dead filminde, olayların çok iyi bir şekilde adapte edilmiş komedi bazlı içerikleri var, yazar-yönetmen The Three Stooges ve The Exorcist’i aynı karanlık laboratuar bodrumunda bir araya getirmiş gibi. Ortaya çıkan bileşim, geniş alana yayılan, sağlam komedi ve Joe LoDuca’nın yüksek tempolu film müziklerinin eşlik ettiği şiddet içerikli korku sineması. Testerenin neden olduğu her parçalanma için bile bir gülünç sahne var. Patlayan her yara sonuç olarak görüşü kapatıyor. Kan ekrana yayılırken, Raimi hem slapstick hem de korku filmlerinin dilini yaratıcı şekillerde kullanmış oluyor. İrin nehirleri eski moda kanalizasyon gibi akıyor, bunun yanında kanla dolu kovalar da badananın yerini alıyor. Slapstick kahramanları genelde inatçı şekilde davranan nesnelerle uğraşmak zorunda kalırken, Ash kötü ruhlar tarafından ele geçirilmiş olan nesnelerle savaşmak zorundaydı – Evil Dead 2’nin bir sahnesinde kabindeki her ev eşyası (kitaplar, sandalyeler, geyik kafaları, lambalar) canlanıp ona gülüyorlardı.

Raimi’nin bakış açısına göre, Evil Dead 2 filmindeki sıradışı komedi Evil Dead sonucu aldığı eleştirilere direk olarak verdiği bir cevaptı. Düşük bütçeli filmi Büyük Britanya’da Video Nasty olarak yasaklanınca ve mahkemeye çıkınca, bu durum Raimi’yi üzmüş. Birilerinin Evil Dead filmindeki abartılmış boyundan vurulma sahneleri, dışarı fırlayan göz bebekleri ve yine aynı şekilde abartılmış parçalanma sahnelerini ciddiye almalarına şaşırmış olarak, yönetmen Evil Dead 2 filmine odaklanmış. Ona, nerdeyse aynı konu ve karakterlerle, bir devam filmi olmaktan çok Raimi’nin orjinal filmin her sahnesini tekrar yorumladığı bir remake denebilir. Bunun nedenlerinden biri de ilk filmi eleştirenlere The Evil Dead’in bir komedi filmi olarak değerlendirilmesi gerektiğini kanıtlamaktı.

Raimi’nin tecrübesi diğer yönetmenlere de bir örnek oldu. Bir çoğu bu tür splatstick korkunun – Evil Dead 2’de oynandığı gibi – sansür tehlikesini azaltabildiğini gördü. Peter Jackson etkileyici splatstick filmi Braindead’in (Dead Alive olarak da bilinir) benzer taktikleri uygulayarak denetimden geçmeyi başardığını söylemişti :

Birisi bana İngiliz sansürünün Braindead sahnelerini kesmediğini çünkü filmi ciddiye almayı kabul etmediklerini söylemişti. Braindead gerçekten şiddet ve vahşet içerikli bir film, bazılarının dediği gibi yapılan en kanlı film olabilir de olmayabilir de, ama şunu gösteriyor ki bir filmi gülünç yapmak onun sansürsüz yayınlanmasını her zaman için kolaylaştıracaktır. Demek istiyorum ki Henry : Portrait of a Serial Killer çok küçük miktarda mizah içeriyordu ve bu da filme yardım edemedi.

Braindead diğer vahşet içerikli sahneler yanında şöyle bir sahne de içeriyordu : bir adam küçük bir zombiyi kovalıyor ve sonra yakalayıp döverek etkisiz hale getiriyor. Bu aslında İngiliz sansür kurulu tarafından onay görmeyecek bir sahne. Ama Jackson’ın da belirttiği gibi bu sahne hatırlanan bir komedi geleneğinden ilham alınarak yaratıldı : “Bu Buster Keaton tarzı slapstick komedisinden alınmış bir sahne.” Hem Raimi hem de Jackson’ın sonraki filmlerine baktığımızda – Spider Man ve Lord of the Rings üçlemesinin yüksek bütçeli ve etkileyici filmlerini yönettiler – ilerde ana akımda başarıyı yakalamak adına, slapstick filmler yapmanın Henry : Portrait of a Killer gibi düz korku filmleri yönetmekten daha az etkili olduğu yanılgısına karşı çıkabiliriz.

Splatstick sadece slapstick komediye adanmış değildir tabi ki. Aynı zamanda sınırlarda gezen türde komedidir. Kültürel akrabasının vücutla ilgili tedirginliklerine dayanarak, splatstick korku slapstick’in fiziksel “slap”lerini alıp “splat”e çeviriyor – vücudu vahşet içinde gördüğümüz kanlı SFX sahneleri. Latex gore, slapstick’in sessiz komedinin sınırlarını aşmasını ve gösterişli olduğu kadar da dehşete düşüren bir evren yaratmasını sağlıyor. Burda vücut organları da nesnelere dönüşüyor ve kendilerine ait korkutucu bir hayata sahip oluyor. Buster Keaton’ın soğukkanlı tavrı bile böyle filmlerde yer alsa ve filmde birisi midesini yerinden çıkarsa değişirdi.

Vücut organları splatstick korku sinemasında hep ayrı bir yerde tutulmuştur. Vücudun karmaşıklığı, verimsizliği ve rahatsız edici derecede kuralsız olması slapstick komedide yer almıştı ama bu korku yapımcıları için yeterli değildi. Onlar bu durumu mümkün olduğu kadar görsel bir şekilde kanıtlamak istiyorlardı. Bu nedenle de, Ash karakteri Evil Dead 2 : Bad Taste filminde inatçı elini kovalamak zorunda kalmıştı, aynı filmde Derek (Peter Jackson oynamıştı) kafasında oluşan bir parçalanma sonucu dışarı çıkan beyin parçacıklarının tekrar kafatasına dolmasıyla yüzleşmişti ve Re-Animator filmindeki Dr.Hill (David Gale) başı kesilmiş bir ceset şeklinde tekrar hayata dönmüştü.

Splatstick karakterleri devamlı olarak izleyici pozisyonuna geçmek zorunda kalırlar, vücut organlarının ya da parçalarının kendilerine ait bir hayat edinmiş objelere dönüşmelerini izlerler. Vücudun objeye dönüşmesi ve kendine ait kötü huylu bir hayata sahip olması splatstick korkunun sürekli tekrarlanan konusudur – Braindead filminde de bu özetlenmiştir, kendilerine ait cinayetçi bir içgüdüyle etrafta gezerler ve vücut parçaları vücuttan ayrılmak için çaba göstermeye devam ederler. Bu konuda splatstick bir gerçeği ortaya çıkarmaya çalışır. Vücut parçalarımız aslında içinde tutsak olduğumuz canavarlardır.

Tabi ki, her zaman için bu tür sahnelerin altında bir parça ya da daha fazla mizah unsuru yer alır. Bu bir bakıma özel efektleri hazırlayanların fiziksel yaralanmaların yer aldığı bu sahneleri yaratmak yönündeki cesaretinden kaynaklanır. Bunun yanında komedi bu tür filmlerin doğal sonucudur çünkü fiziksel varoluş bu durumların yaratılmasına müsaittir. Oliver Hardy’nin hayatın sonu gelmeyen patlamalar ya da düşüşlerle dolu olduğunu farketmesi gibi, splatstick karakteri de vücudun garip ve karmaşık olduğunu farkeder. Re-Animator filmlerinde, Dr.Hill’in kafası kesilmiş cesedi kötü bir durumdadır çünkü sabırsız kafası ona çeşitli emirler vermektedir : sonuç olarak önünü göremeyen vücudu duvarlara çarpar, eşyaların üstünden düşer ve genel olarak bilinçsiz bir şekilde davranır. Akıl ve vücut konusundaki Cartesian düşüncesi bu şekilde doğrulanmış olur, Dr.Hill slapstick komediyi sevenlerin bildiği bir şeyi kanıtlar : vücut, evrim teorisi güçlerinin bize bahşettiği ve güçlülük yönünden eksikleri bol olan birşeydir ( tabi Dawkins düşüncesine inanmıyorsanız, tanrı bu şekilde yaratmıştır da diyebiliriz ).

Splatstick 80lerde ve 90larda ortaya çıkmıştır. Slapstick 20.yüzyılın başlarında dünya genelinde ve çalışma yerlerinde makineleşmenin artışına bir tepki olarak doğmuştu, splatstick ise daha farklı sosyal ve tarihsel durumlara tepkidir diyebiliriz. Bunların başında da hastalıklar geliyor. Vücutların sahiplerine karşı durmaya başlayan görüntüleri, ruhlarının ele geçirilmesi ve yaratık gibi davranmaya başlamaları ile bu filmler vücudun kontrol dışına çıkışını göstermektedir.

Vücudun içsel garipliği (bu da hastalıkların vücudun işleyişini tersine çevirmesinden ilham alınarak yaratılmış) ve vücudun karmaşık gerçekliğinin görüntüleri (kan, irin vb.), bunlara baktığımızda splatstick türünün hastalıklardan ilham aldığını görebiliyoruz. Tepkinin ne yönde olduğu ise belirsizdir. Bu asi vahşet sahneleri vücuda karşı puritan, tutucu ve eski dönemlere ait bir nefret mi duyuyor? Ya da vücutların ekstrem şekilde açılması, parçalara ayrılması ve tersine çevrilmesi bir sunum amacı mı taşıyor, vücudun “normal” ana akım filmlerinde gösterilmeyen yönlerini ve gerçekliğini göstermek amacını mı taşıyor?

Sınırlarda Gezinmek

Bilinen sınırları ve tabuları yıkmak slapstick komedinin gücünü sağlayan en önemli etkendi. 1950lerde Kracauer slapstick filmlerin alışılagelen düzenini eleştirisel sözler ve sahneler ile değiştirdi. Bu belirttiğine göre özgürlükçü düşünceyle alakalıydı ve de sıradan hikaye anlatımının yaratıcı düşünceye bir katkısı yoktu bunun yerine,
bir bütünden ziyade gösterişli parçalara ihtiyaç vardı. Sonuç olarak, slapstick sinemanın en modern türlerinden biri oldu, varoluşun şaşırtıcı ve tutarsız doğasını izleyicilere gösterdi.

Yaratılan her espri küçük bir parçaydı ama aslında kendi içinde bir bütündü ve aslında her komedi esprilerden ve gülünç sahnelerin birleşiminden oluşuyordu, kendini yöneten parçalar sadece bir hikayenin sıradan bölümleri değildi. Kural olarak, bir tür hikaye mutlaka vardı ama bu birbirinden ayrı şekilde anlama sahip parçaları bir araya getirmek gibi bir fonksiyonu yoktu. Önemli olan ise, bunlar birbirinden bağımsız şekilde ve birbirlerini bölmeden başarılılardı, onların başarısı illa ki bir bütün halinde olmak zorunda değildi. Kesinlikle ve sık şekilde yarım kalan bir entrika ile alakalı oluyorlardı, aynı zamanda entrika hiçbir zaman tam olarak tanımlanmıyordu böylece onu yaratan bölümler daha ilgi çekici hale geliyordu…Filmlerin komedisini yaratan birbirini takip eden espri içerikli sahnelerdi.

Kracauer’e göre, bütün bunlar hikayeye dayalı anlatımı olduğu kadar izleyicilerde de silah etkisi yarattı. Filmlerin hızı sersemletiyor, gülmelerine neden oluyor ve bazen de şaşırtıyor :

Filmlerdeki komedi materyal hayatı olabildiği kadar uyarıyor. Ekrandaki hayat ile hareketli hayatın eş anlamlı olduğu sabit kamera günlerinden bu yana, komedi yapımcıları tüm doğal hareketleri yakalamak için ellerinden geleni yaptılar. Tek bir kamera hilesiyle insanlığı hızlı oyunların içinde yarışırken ve eğlenirken yakaladılar..Bu sinemaydı, eğlenceliydi, mideniz ters dönmüş halde sanki bir roller coastera binmiş ve son hızda gidiyor gibiydiniz. Felaketlerin ve görünen kazaların yarattığı şok etkisi bile burda mutluluk verici bir sersemlik gibiydi.

Kracauer aslında burda Keystone Cops‘taki yüksek hızlı kovalamalardan bahsediyor, ama bu açıklama yıllar sonraki Evil Dead filmlerinde Sam Raimi’nin yarattığı ultra kinetik kamera çalışmalarına da uygun. Kracauer slapstick’i şok ve kazaların modernist bir örneği olarak açıklamış. Steadicam ile izleyicileri kötü ruhların etksindeki mekanlarda derviş gibi bir yolculuğa çıkaran Raimi Filmleri hakkında da buna benzer şeyler söyleyebilirdi.

Aynı zamanda, splatstick sessiz film komedisinin anarşik düzenlemelerinden de etkileniyor, baş kesilmesi,bağırsak ya da organların dışına çıkması gibi unsurlar geleneksel anlatım diline pek saygı göstermiyor diyebiliriz. Bu filmlerde sıradışı sahneler hikayeden daha önemli. Karakterlerin vücutları gibi filmde uyumlu olma kuralı da dağıtılmış vaziyette.

Kracauer slapstick filmlerin “tehlikeyle, felaketle ve zamana karşı oynamak” kavramıyla yönetilen “sonsuz aksiyon” olduğunu ve Chaplin, Keaton gibi oyuncuların izleyicileri “uçurumun sınırları”na götürdüğünü belirtmiş. Karşılaştırma yaparsak, splatstick sadece sınırlarda gezinmekten memnun değil. İzleyicilere insan vücutlarının sadece birbiriyle değil aynı zamanda kendileriyle de savaştığı uçurumun derinliklerini gösteriyor. Bizi bir gerçekle yüzleştiriyor, insan vücudunun aslında çaresiz, umutsuz kalabildiği yönleriyle ve bunu yaratan absürt evrene gülmemizi istiyor. Bu durumda boğazımıza bir cümle takılabilir : “Şimdi kim gülüyor?”

İpek Çakır

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...


  • Rajeesh
    25 Tem 2012 23:31

    lovecraftın reanimator hikayesini yeni okumuştum. şu konuya bakarken resmi görünce oha kesin herbert west olmalı bu dedim. müsait bir zamanda izlemem lazım o seriyi

  • koray
    9 Ağu 2012 23:37

    yukardaki resimlerde yarısı parçalanmış adamın olduğu film hangisi acaba?

  • Tolga Demirtaş
    10 Ağu 2012 10:35

    Dead Alive (1992)

  • Yorumunuz:


    Attack From Planet B Extreme Haribo Giallo For Dummies Immoral Tales Kahramanlar Sinemada Korku Sitesi Once upon in a time in Western Öteki Sinema SİBB Sinematik Ters Ninja B-Film Blog


    yeni