iyiköfüfilm

2
Ağu
2011

Messiah Of Evil (1973)

Korku Filmleri kategorilerinde yayınlandı. Yorum Yok

İyi filmin asgari standartlarını belirleyen kuralların sınırları, bir filmin kötü olarak yaftalanması için gereken yoklukların nelerden ibaret olduğu, konvensiyonel sinema eleştirisini ve onun sadık takipçisi izleyicileri yıllardır meşgul eden bir problemdir. Sinemayı estetik açıdan anlamlı bir bütün olarak kavrayabilmek için onu yutulur lokmalar halinde parçalara ayırmak ve sonu gelmeyen sınıflandırmalara girişmek, hem üretim hem de tüketim yakasında sıkça görmeye alışık olduğumuz bir şeydir. On yıllar, on yıllara; öyküler, öykülere bölünür. Ortaya çıkan doğrusal üretim-tüketim çizgisi, (özünde tedirgin etme amacı taşıyan ürünler için dahi) seyircinin konforunu maksimize etmeyi hedefler. Üretim bandı, eşsiz benzerlikte filmleri ardı arkasına piyasada dolaşıma sokar. Öyle filmler vardır ki, sözünü ettiğimiz doğrusal çizgiye dahil olmak amacıyla banda konulmuş, fakat birtakım dışsal etkenler neticesinde bu çizgide istem-dışı bir sapmaya yol açmıştır. Bu duruma, yaratıcının ortaya çıkacak ürüne –bilinçaltı mesajlar veren görüntüler gibi- kendine ait yamuk bakış açısını gizlice yerleştirmesi, fabrikanın düşük maliyet politikasını gerçekleştirebilmek için yapılan zorlayıcı zihin jimnastiği, dönemin seyircisinin beklentilerini yanlış algılamak gibi örnekler verilebilir. Hatalı üretim, seyircinin iyi ya da kötü olarak adlandıramadığı muğlak bir varoluş noktasında “hiç yaşanmamış sayalım” tepkisiyle karşılaşınca, çoğu zaman geri dönme umudunu bile taşımadan pılını pırtını toplayıp ortadan kaybolur. Yeniden diriliş, geleceğin popüler kültür arkeologlarının kazı alanlarına rastlama şansına bağlıdır. Willard Huyck ve Gloris Katz’ın yazıp yönettiği 1973 tarihli “Messiah Of Evil” filmi de arkeolojik kazılar sonucu çıkarılmış bir kalıntı. Alt-türlere gönül vermiş genç kuşağın bu keşfi, ironik bir şekilde filmin anlattığı kötülük mesihinin geri dönüşü efsanesiyle de örtüşüyor.

Arletty (Mariana Hill), ressam olan babasını görmek için Point Dune adlı küçük bir sahil kasabasına doğru yolculuğa çıkar. Babasının yaşadığı ev terk edilmiştir. Arletty, evde babasının kendisine hitaben yazdığı bir günlük bulur.  Günlükte kasabayı tüketen karanlıktan, babasının gördüğü kabuslardan ve onu asla aramaması gerektiğinden söz edilir. Arletty, kasabada dolaşırken eski efsaneleri araştıran Thom (Michael Greer) ve ona eşlik eden iki kadınla tanışır. Thom, kasabadaki bir efsane hakkında bilgi toplamak için gelmiştir. Söylentiye göre ayın kırmızıya bulandığı zamanlarda, karanlık bütün kasabayı ele geçirmektedir. Thom’un kasabanın delisi Charlie’yle (Elisha Cook, Jr) yaptığı mülakatta Charlie kanlı ay ve karanlık bir yabancıdan bahseder. Karanlık yabancı, ilk ortaya çıkışının yüzüncü yılında geri dönecek ve ay kırmızıya döndüğünde kasaba kötülüğün hükümranlığı altına girecektir. Arletty’ye de babasının karanlık yabancının takipçilerinden biri olduğunu ve öldürülmesi gerektiğini ama bunu ancak onu yakarak yapabileceğini söyler. Arletty ve Thom’un peşine düştüğü dehşet çemberi, kasabanın sırrına yaklaştıkça daralmaya başlar.

Filmin ekstralarındaki söyleşiye bakılırsa, senaryo için görevlendirilen Huyck ve Katz’ın filmi yönetmek gibi bir düşünceleri yokmuş. Kısıtlı bütçe nedeniyle yapımcı şirket, filmin yönetmenliğini de kendilerinin üstlenmesini istemiş. Daha önce böyle bir deneyimleri olmayan ve senarist olarak çalışan ikili, o dönem ABD’de sinemayla uğraşan pek çok genç gibi bunu önemli bir fırsat olarak görüp kolları sıvamış. İşin ilginç yanı, ikilinin filmin senaryosunu yazarken korku filmi türünün kalıplarından ziyade arthouse sinemasını kendilerine temel almış olmaları. Ancak Huyck ve Katz, o dönemin popüler korku sinemasının sanatsal pratik için paha biçilmez bir çalışma alanı olduğunu söyleyip türün hakkını vermekten de geri durmuyor. Gerçekten de filmi izlediğinizde, korku unsurunun edebiyat kökenlerinin tür sinemasının o tarihe kadar edindiği görsel alışkanlıklara oranla daha fazla yansıtıldığını görüyoruz. Yazının ağır basan yanından mı yoksa yönetmenlerin hikayeyi yazarken görüntüden çok önlerindeki kağıdı düşünmelerinden mi bilinmez, film giderek bir radyo temsili havasına bürünüyor. Ses efektleri, diyaloglar ve müzik görüntünün önüne geçiyor sürekli. Bunu bir olumsuzluk olarak görmek olası ama birbirinden bağımsız ve paralel ilerleyen iki hat arasında geçiş yapma özgürlüğünün izleyiciye varış noktası belli bir güzergahta bir genişleme hissi verdiğini sanıyorum iyimser bir bakış açısıyla. Kasabayı saran kötülüğün muğlak ama kaçınılmaz gelişinin görüntüye aktarılışında, Messiah Of Evil ustalıklı bir eser koyuyor ortaya. Çevresiyle ilişkisi kopmuş evler, terk edilmiş sokaklar, boş dükkanlar ve o büyük ana odaklanmış, ‘fazlasıyla garip’ kasaba sakinleri… İçine bir tutam yamyamlık eklenince    kıvamı başarıyla tutturulmuş bir korku filmi çıkıyor karşımıza.

Huyck ve Katz, hikayeyi olabildiğince yoruma açık bir şekilde filme aktarmış. Bilinmezlik bulutları filmin bitiminde de yoğunluğunu kaybetmiyor ve ne mutlu ki, “her şey bir düşten ibaretti” katarsis’ini seyirciden mahrum ediyor. Yazıya başlarken, filmin talihinin hikayesiyle özdeş olduğunu söylemiştim. Filmi çepeçevre saran tarihselliği, sanatsal bakış açısı ya da düşünmekten haz aldığınız herhangi bir dışsallığın en dış kulvarında yer alan bu olgunun aynı zamanda bu kadar içeriden ses verebilmesi, benzerine az rastlanır, gizemli (!) bir durum.

Murat Ocakcan (ocakcan@gmail.com)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...


  1. Henüz yorum yapılmamış.

Yorumunuz:


Attack From Planet B Extreme Haribo Giallo For Dummies Immoral Tales Kahramanlar Sinemada Korku Sitesi Once upon in a time in Western Öteki Sinema SİBB Sinematik Ters Ninja B-Film Blog


yeni