iyiköfüfilm

20
Oca
2013

KuirFest İzlenimleri

Duyuru - Etkinlik kategorilerinde yayınlandı. Yorum Yok

kuirfest2013_afis-746x1024Büyülü Fener Sinemaları’nda yapılan açılıştan sonra Deppo Performance’taki renkli partisiyle,  18 Ocak’ta Goethe Institut’te filmlere başlayan 2013 Kuirfest’ te önce kısalar vardı. Geç gidebildiğimiz için başlarını kaçırdığımız partiye insanlar yeni yeni dolmaya başlamıştı. Enerjimi bir gün sonraki filmlere saklamak için sonuna kadar kalamadığım partide Kuirfest müdavimlerinden olan arkadaşlarım Simge Yazıcı ve Esen Bahar Peker baya eğlendiklerini söylediler.

Festivalde 1. Gün:

Audre Lorde: Berlin Yılları 1984- 1992/ Audre Lorde: The Berlin Years 1984 to 1992 (2012)

Kuirfest bu sene belgesel kuşağı açılışını, yönetmen Dagmar Schultz’un 2012 yapımı olan Audre Lorde ile yapıyor. Otobiyografik yapım, Almanya’da yaşayan siyahların Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla aslında daha muhalif şekle bürünmelerinin sebeplerini açıklamakla birlikte; aktivist, lezbiyen Audre Lorde’nin Afro Alman Hareketi’ni başlatma üzerindeki etkisini masaya yatırmış. Filmde dikkatimi çeken olaylardan biri de siyahlara karşı olan almanların portekizce’de katır anlamına gelen mandato şeklinde hitap etmeleri.  Daha önce Berlin Film Festivali ve Paris Gay ve Lezbiyen Film Festivali’nde filminin ön gösterimini yapan yönetmen Schultz, aynı zamanda filmin yazarı. Kız arkadaşıyla olan kişisel ilişkisine fazla değinmeyen yapım genel olarak politik belgesel. Lorde’nin arada şiirlerinin de dahil olduğu 81 dakikalık yapım, yönetmenin ilk uzun metraj filmi.

Ben, Sen, O…/I, You, Her… (2012)

Yine 2012 yapımı olan film var sırada. Daha önce İlksen Başarır’ın yönetmenliğini yaptığı Atlıkarınca filmindeki Sevgi rolünde arz-ı endam eden Zeynep Oral, bu sefer yönetmenliğini yaptığı Ben, Sen, O… ‘da iki transseksüelin toplumda karşılaştıkları sorunlara odaklanmış. Adana Altın Koza’ dan ve Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden de belgesel ödülleriyle dönen yapım 17 dakika sürüyor. Yönetmenin seyirciyi sıkmayan çekimiyle de nasıl bittiği anlaşılmayan film gerçekten çabuk bitti. Daha uzun olsa da sıkmayacağını umduğum yapım yönetmenin ilk belgesel filmi.

Hala/The Paternal Aunt (2012)

Ben, Sen, O…’nun hemen ardından gösterilen “Hala”, başkahraman İhsan üzerinden dönerken, ona neden ‘hala’ şeklinde seslenildiğini eğlenceli şekilde açıklıyor. Transseksüel olmayan İhsan’ın ameliyat olma planlarını neden ertelediği üzerinden de giden Veysel Akşahin yönetmenliğindeki yapım, arada İhsan’ın küçüklüğünden beri tanıyan köylülerle de olayı pekiştirmiş. İhsan’ın Bülent Ersoy’a olan sevgisini de bol bol dile getiren yapım yirmi dakika.

2. Gün:

Festival, ikinci gününde önemli bir panele öncülük etti. Cinsiyet Değiştirme Operasyonları/Sex Change Operations adı altında yine Alman Kültür Merkezi’nde yapılan panele, Belgin Çelik, Buse Kılıçkaya ve Ceren Yılmaz katıldı. Panel, en baştan sona kadar gayet de heyecanlıydı ki, benim için paneller pek de heyecanlı geçmez. Bunda en büyük rol oynayan –benim için- Belgin Çelikti. Operasyonlardan, operasyon sürecine gelme aşamalarından bahseden konuşmacılar akla takılan hemen hemen her soruyu cevapladılar. Tıp Fakültesi eğitimini Akdeniz Üniversitesi’nde sürdüren Ceren Yılmaz ve yine LGBTT kurucu üyelerinden Buse Kılıçkaya, karşılaştıkları ilginç sorunları ve deneyimlerini anlattı.

Saklambaç/ Chuppan Chupai/ Hide and Seek (2013)

Panelin hemen ardından filmin yönetmenleri Saadat Munir ve aramıza o gün katılan Saad Khan ile birlikte filmin yapımcısı Christina Andersen, filmleri sonrası söyleşisi için ordalardı. 2013 yapımı Saklambaç, hareketli belgesellerden. Pakistan’da yaşayan bir grup eşcinselin kimliklerini açık edip etmeme mevzusu etrafında dönen konusu bir yandan da onların karşılaştıkları zorlukları perdeye yansıtmayı seçmiş. Filmde, altı defalarca çizilen durumlardan biri de ‘transgender‘ meselesi! Transseksüel, interseks kavramlarını da içine alan bir yapıya sahip olduğunu öğrendiğim ‘transgender‘ kalıbı tüm bunları kapsayan genel çadır halinde. Yönetmenlerin özellikle duyarlı davrandıkları bu durumun tekrar altını çizmeyi uygun gördüm. Soru cevap şeklinde araya girilen diyaloglarla eğlenceli hale gelen yapım, ‘Pakistan’da bir şeyler oluyor!’ mesajını veriyor. Filmde her ne kadar dört karakter üzerinden gidilse de genel olarak aklımda kalan iki karakterin yaşadığı sorunlar ve hayal kırıklıkları.. Altmış sekiz dakika süren yapım, transgender meselesi dahilinde önemli bir yapım. Yönetmenler Saadat Munir ve Saad Khan’ın açıkça belirttikleri bir 10 yıl önceki Pakistan ve 2 yıl önceki Pakistan’ı karşılaştırma durumu var. Her şeyin çok değiştiğini ve aynı kalmadığını söylemekle beraber durumun hassasiyetini korumak adına filmin altyazılarını da kendileri çevirmiş. Aynı zamanda Pakistan’da resmi olarak nüfus cüzdanlarına yazılabilen üçüncü cinsiyet olanağından bahseden ekip, bu olanağa rağmen filmlerini hala kendi ülkelerinde tam olarak tanıtamamaktan şikayetçi! Bunun üzerine yönetmenlerden Saadat ve yapımcı Christina, aldıkları tehditleri dile getiriyor. Yapımcı Christina’nın kafasındaki bir sonraki proje ise tam karar verememelerine rağmen Almanlar ve kızlar hakkında.

4. Gün:

Ağır Ablalar/ Dicke Mädchen/ Heavy Girls (2012)

Goethe Institut ve Cermodern’deki panelleri ve filmleri bitiren Kuirfest Ekibi’nin; 21 Ocak programında “Ağır Ablalar” çevrimiyle gösterime giren “Dicke Maedchen” vardı. Kariyerinde genellikle kısa filmler yer alan yönetmen Axel Ranisch’in, ilk uzun metraj denemesi.

Üç karakterin birbirleriyle geliştirdikleri özel bağı, komedi-dram türünde ele alan yapım; yaşlı anne Edeltraut (daha önce birkaç kısada daha oynamış), bankada çalışan oğlu Sven ve annesine bakmaya gelen bakıcı Daniel ve masumca gelişen olaylar! Sven bankaya gittiğinde, anneye bakıcılık yapan Daniel balkonda temizlik yaparken bir yandan da Edeltraut ile oyalanır. Alzheimer hastası Edeltraut, Daniel’ın balkonda olduğunu unutup kapıyı kilitler ve bakıcının yakarışlarına rağmen kapıyı açmaz. Canı sıkılan Edeltraut dışarı hava almaya çıkmaya karar verir. Saatlerdir balkonda kilitli kalan Daniel ise ancak Sven’in kendisini fark etmesiyle içeri girebilir. Bunun üzerine yaşlı kadının nerede olduğunu bulamayan ikili arasında yakınlaşmalar başlar. Fazla masalsı gelişen olaylar (aslında çok daha fazla dikkate alınması gereken ama komedi sosuyla pek üstünü örtemediği bir olay var ortada) en başta parodiyi açık ediyor. Açılış sahnesinde gördüğümüz annesiyle aynı yatakta yatan Sven ve anne Edeltraut arasında gerilimli, sapkın senaryolara girmeden lirik anlatımı seçen yönetmen için aklımda bir soru işareti kaldı! Düzgün bir cinsel birliktelik yaşayamayan Sven’in eşcinsel olmasındaki temel etmenle dayandırdığı aşamalar?! Senaryo haksız yere sanki aslında annesiyle baskıladığı şeyleri açığa vurduğu yer eşcinsellik olarak algılatmaya çalışıyormuş gibi… Haneke’nin 2001 yapımı The Piano Teacher’ına saygı duruşu olarak bile adlandırabiliriz belki ama daha çok bunu istemeden yapıyor Ağır Ablalar. Ya da benim algıladığım bu.  Sven’in annesini ve bakıcıyı banyo deliğinden gözetlemeyi sevmesi gibi eğlenceli sahnelerin dışında dram yönü ağır basan yapım Varşova Film Festivali ve AGLIFF (Austin Gay ve Lezbiyen Film Festivali)’te de gösterilmiş.

5. Gün:

Bana Bir Daha Bak/Olhe Pra Mim De Novo/ Look At Me Again (2012)

Senaryolarını da yazdığı belgeselleriyle adını duymaya başladığımız Claudia Priscilla yönetmenliğindeki “Bana Bir Daha Bak”, bir yol belgeseli. Filmi Kiko Goifman ile çeken Priscilla, yapım yılı olan 2012’de de Almanya, Arjantin ve İspanya’dan ödülleri toplamış. Brezilya’da geçen filmde, Sillvyo Luccio’nun hikayesi anlatılıyor. Kadın olarak doğan Sillvyo cinsiyet değiştirmeye karar verir. Kendisini sadece lezbiyen olarak hissetmeyen Sillvyo, daha erkeksi duran Luccio soyadını da alır aynı zamanda. Hormon tedavisine de başlayan Sillvyo için bir sonraki adım ameliyat olmaktır. Rahmin alınması anlamına gelen Histerektomi ameliyatının ardından Sillvyo olayı şu şekilde anlatıyor: “Diğer bir aşama olan hormon tedavilerinin son aşamalarında artık en başından beri sahip olmayı arzuladığım minik minik testisler gibi görünmesi… “Ameliyatı olmadan kız arkadaşıyla çocuk sahibi olmak isteyen Luccio’nun planındaki en büyük terslik durumu; kız arkadaşı sadece genetik anne olurken biyolojik annenin kendisi olması. Arada başka hikayelerin de girdiği karışık kurgu içinde yaşanılan ilginç hikayeleri dinliyoruz. Aklımda kalan diğer bir hikaye ise, -yine Brezilya’da geçen- hastanede doğum yapan bir anneye kızınız oldu! dedikten sonra kucağına başka bir erkek çocuğu vermeleri oldu! Farkedilen mesele ise oğlunun onun olmadığı gerçeği ve aradan geçen 33 yıl! Hemen sonrasında Berardinelli Sendromu’na bile?! geçiş yaptığımız yapım bu hastalığa yakalanan kişilerle Sillvyo çevresinde dolanıyor bir süre. “Kahve ve kadın birbirine çok benzer, ikisi de sıcakken çekilir!” tanımlamasından sonra yolda başlayan 77 dakika yolda bitiyor.

Ruj izi/ Lipstikka (2011)

Festivalde beğendiğim filmlerden biri olan Lipstikka, İngiltere-İsrail-Filistin arası göndermelerini de arkasına alan bir dram. Soundtracklerin fazla olmamasına rağmen filmde yerinde kullanan yönetmen Jonathan Sagall, iki karakterin etrafında gerilimi dozunda tutmuş. Lana’nın anlatımıyla başlayan film, yeni hayatı, yeni evi, yeni kariyeri sistemin belli bir yerinden sıyrılmış gibi gözükmesiyle birlikte çocukluk arkadaşı ve aşık olduğu kadın Inam ile olan ilişkilerinin kesişmesi şeklinde. Lana ile Inam’ın arasındaki zıtlığın ve Lana’nın Inam’a duyduğu büyük aşk, Inam’ın erkek arkadaşıyla birlikte olmasından sonra hasar görür. Flashbacklerle olayları kafamızda tamamlatan yönetmen, aslında gerçeklerle hatırlanılan şeyler arasındaki tutarsızlığın altını çizmiş. Psikolojik gerilime sağlam şekilde adım atan yapım en başta çok tutuk olan Lana (Clara Khoury)’nın Inam ile olan sevişememe!? sahneleriyle aklımda kaldı. Filmde iki karakterin çoğu olayın başlangıcı olacak felakete zemin hazırlamalarını sağlayan amaç ise “sinemaya gidebilmek”! Militarizme karşı duruşunu daha çok filmdeki karakter Inam’ın üstünden yapan Lipstikka akılda kalanlardan.

6. Gün:

Uzaylı Lezbiyen Ruh Eşini Arıyor/ Codependent Lesbian Space Alien Seeks Same (2011)

Son iki günü fazlaca doyurucu olan festivalde sabırsızlıkla beklediğim birkaç filmden biri olan “Uzaylı Lezbiyen Ruh Eşini Arıyor”, B filmlere saygı duruşu niteliğinde olup beklentileri karşılayan cinstendi. Açılış sahnesiyle, castiyle, hemen hemen her şeyiyle ta en başından “biraz sonra izleyeceğiniz film sci-fi,komedi türünde bir trash filmdir!” mesajı veren 2011 yapımı film, Madeleine Olnek imzalı. Zots Gezegeni’ndeki uzaylılar tarafından açılan oturumda, gezegenlerinin güvenliğinin ihlal edilmesi ihtimaliyle karşı karşıya kalan Zots Sakinleri, aralarından üç eleman seçer ve Dünya’ya (New York) gönderir. Çözmeye çalıştıkları problemleri ise; gezegenlerinin atmosferine zarar veren şeyin kendi duyguları olduklarını farketmeleridir. Amaçları; New York’a inen yaratıklar, hoşlanabilecekleri birini bulup duygusal yakınlaşmadan sonra, dünyalıların ve kendilerinin kalplerinin kırılmasına sebebiyet verecek şeyi yapmak! Aldatmak, terketmek vb. eylemler dahilinde bunu gerçekleştirdiklerinde, duygularından arınan Zots Sakinleri artık güven içinde gezegenlerine geri dönme hakkına erişebileceklerdir. Lezbiyen Zots Halkı’ndan biri olan Zoinx (Sigourney Weaver’in başka bir versiyonunu andıran Susan Ziegler), Dünya’da geçirdiği süre boyunca, kırtasiye dükkanı işleten Jane’e (Lisa Haas) tesadüfen aşık olur. Zots Gezegeni’ne rapor vermekle görevlendirilen siyahlı takımlı ajanlar Senior(Dennis Davis) ve Rookie (Alex Karpovsky) filmde, farklı kutuplu iki karakter. X-Files’taki Mulder ve Scullycilik oynayan siyah giyen ajanların birbirlerine sordukları sorular ve ters-yüz olan tutumları ayrı bir keyifli. Çıplaklıkta kısır kalan yapımın tamamı siyah beyaz. Bu yazıda bahsetmekten ısrarla kaçınmak istediğim diğer bir şey de Zotsluların kullandıkları telsizlerdi! Ama filmin Mubi’deki görselinde bunu açık ettikleri için tekrar etmekte sakınca görmüyorum. 2011 Gotham Bağımsız Film ve Provincetown Uluslararası Film Festivali’nden (PIFF) ödülle dönen yapımın soundtrackleri Clay Drinko’ya ait. Olnek’in ilk uzun işi olan “Uzaylı Lezbiyen Ruh Eşini Arıyor” aynı zamanda Kuirfest’teki en uzun isimli, tek çöp film.

Asi Ve Güzel/Joven Y Alocada/Young & Wild (2012)

2012 Stockholm Film Festivali seçkisinde de yer alan, Şili’de geçen Joven y Alocada, festivalin en hareketli filmi. Teyzesi dışındaki diğer her bireyin evanjelik kısmı oluşturduğu bir ailede yaşayan başkahraman Daniela (Alicia Rodriguez), okulda seks yaptığı gerekçesiyle atılır. Sonuçta yine ailesinin baskısıyla dini bir televizyon kanalında staja başlayan Daniela, baskının altında daha çok büyüyen cinsel dürtülere karşı koymayı bırakıp; aklındakileri, kardeşinin dışında kimseye açık etmediği “young & wild” takma ismiyle kendi bloğunda paylaşmaya başlar. Staj yaptığı kanalda beraber çalıştığı Antonia (Maria Gracia Omegna)’nın da yardımıyla biseksüel olduğunun farkına varan Daniela, yine aynı yerde çalışan Evangelist düşünce yapısını kendine zorla oturtmaya çalışan erkek arkadaşı Tomas (Felipe Pinto) arasında kalır. Bloğunu günlük gibi kullandıkça teknolojiyi de sert bir dille eleştirmekten kaçınan yapım, genel olarak bu bu hikaye çevresinde. Başarılı soundtrack, oyunculuklar ve renkli kurgu artısını da kullanan izlemesi keyifli Joven y Alocada’nın yönetmeni ise; reklam filmleriyle geçmişi bol olan Marialy Rivas!

7. Gün:

Sağanak/Cloudburst (2011)

Diğer bir yol filmi olan Tom Fitzgerald tarafından yazılan ve yönetilen Cloudburst; ismini, başroldeki iki karakterin yağmura duydukları tutkudan almış. Genelde prodüktörlük yaptığı işlerinin haricinde kendi şirketine de sahip olan Fitzgerald, bu filmiyle öğüt verici değerlerle oynuyor. A film klişelerine fazlaca sahip yapımın konusu; otuz bir yıldır hayat arkadaşlığı yapan, birbirlerine deli gibi aşık çiftimiz Stella (Olympia Dukakis) ve Dot (Brenda Fricker) ile onların zor zamanlarında yanında olan otostopçu, modern dansla uğraşan genç Prentice(Ryan Doucette) arasında oluşan güçlü bağ… Ve başlarına türlü olaylar gelirken bir sonraki otuz bir yıl anlaşmalarına uyabilmek için özgürce Kanada’da evlenebilmek! Dot’un torunu Molly’nin büyükannesinin tam olarak (yarı kör) görememesini fırsat bilip yaşlı bakım merkezine göndermek istemesi, işleri daha da karıştırır. 93 dakika süren Cloudburst için aklımda kalan tek artı soundtrackleri…

Işık Açık Kalsın/Keep The Lights On (2012)

Festivalin kapanış filmi; en çok beğendiğim iki yapımdan biri olan Keep The Lights On, izleyen arkadaşlarım tarafından fazlaca uzun bulunsa da 102 dakika olan yapım, benim için çabuk geçti. Filmi Mauricio Zacharias ile yazan yönetmen Ira Sachs, 1996 yapımı The Delta ve Forty Shades Of Blue (2005)’nun da yönetmeni aynı zamanda. Genel olarak konunun çok basit ve yalın tutulduğu örgüde, belgesellerle uğraşan yapımcı Erik (Thure Lindhardt) ve hukuk bürosunda çalışan işten kafası fazlaca yoğun?! avukat Paul (Zachary Booth)’un birbirleriyle tanışmaları sonucu on yıla kadar uzanan beraberliği dile getiriliyor. Bunun yanında Paul’un uyuşturucu madde bağımlılığı, tutkuları, ve birbirleriyle süregelen dönüşümlü açık ilişkilerine odaklanılmış. 2012 Sundance, Berlin, Tribeca ve !f İstanbul’da da gösterimlerinin yapıldığı Keep The Lights On, 2008 yapımı Nick and Norah’s Infinite Playlist’ten denk gelinen Paul ve 2006 yapımı animasyon Princess’taki August’a hayat veren kişi Erik’in harika oyunculuklarının aynı anda görülebileceği başarılı bir yapım!

Yağmur Özdemir 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...


  1. Henüz yorum yapılmamış.

Yorumunuz:


Attack From Planet B Extreme Haribo Giallo For Dummies Immoral Tales Kahramanlar Sinemada Korku Sitesi Once upon in a time in Western Öteki Sinema SİBB Sinematik Ters Ninja B-Film Blog


yeni