iyiköfüfilm

dunyayi-kurtaran-adamÇetin İnanç’ın yönetmenliğini yaptığı “Dünyayı Kurtaran Adam” hak ettiği değeri ülkemizden önce yurtdışında görmüş, popülaritesi günden güne artmış, belki de dünyada en çok bilinen Türk filmi. Son zamanlarda film ülkemizde de yeni nesil tarafından, biraz alaya da alınarak keşfedilmiştir. Sadece Türk Sineması’nın değil, Dünya Sineması’nın da yapılmış en kötü filmlerinden birisi olarak kabul edilen filmle ilgili Çetin İnanç’ın kendi yorumuyla, Pınar Öğünç’ün “Jet Rejisör Çetin İnanç” kitabında yayınlanmış  yazısını siz iyi “kötü film” takipçileriyle paylaşıyorum.

“İnsanoğlunun ilk uzaya açılıp aya gitmesiyle “uzay çağı” başlar. Uzay çağı dünyalılar için bir ilerleme çağıdır; binlerce yıl böyle yaşamışlardır. Uzay çağı geçmiş, zaman ve yaşam galaksi çağına ulaşmıştır. Yüz binlerce yıl geride kalmış, dünya ve gezegenler sistemi, uzayda galaksi sistemine dönüşmüştür. Medeniyetler, tarihler geride kalmış, insanlar ilk çağlardaki gibi basit yaşamla yetinmeye başlamışlardır. Ve bütün güçleriyle ölümsüzlüğü ulaşmak, devamlı yaşamı sağlamak için amansız bir çalışma ve mücadeleye girmişlerdir. Bu çağlarda dünya milletleri, medeniyetleri, ırkları, dinleri, ayrı devletler halinden çıkıp tek bir varlık haline geldiler. Tek bir dünyalının yaşayışları ve kavimleri galaksi çağının dünya insanlarını meydana getiriyordu. Dünya çılgın bir nükleer silahlanmanın sonucu olarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. Dünya bu gibi tehlikeleri birkaç kez geçirmiş, hiçbir kuvvet dünyayı yok edememiş, fakat dünya bazı zamanlarda parçalara ayrılmış, dünyadan kopan parçalar uzayda meteor taşları haline gelmişti.

Bazı gezegenlerde hayat devam etmekte, yaşam sürmekteydi. Ama nükleer savaş çok hızlanmıştı. Hükmetmek, daha güçlü olmak için bu güzel, mutlu dünya delice parçalanırken birden gizli ve çok güçlü bir düşmanla karşı karşıya kalındı. Beş milyar yıl önce ışın ve enerjiden madde haline gelen dünyamız galaksi çağında lazer ışınlarının etkisiyle toz bulutları haline gelip parçalanmaktadır. Bu düşman kimdi? Hangi galaksideydi? Bütün dünyalılar bu tehlikeye karşı tek bir silah kullandılar: İnsan beyin gücü ve iradesiyle birleştirilmiş bir tabakayla karşı koymaya başladılar. İnsan beyin moleküllerinin sıkıştırılmasıyla oluşturulan bir tabaka dünyayı koruyordu. Dünya her saldırı karşısında toz bulutu haline gelmekte, önündeki koruyucu kalkanın arasına sığınmaktaydı. Bu kalkanı delecek tek güç insan beyni ve iradesiyle yaratılacak bir silahtı. Ama gerçekte galakside bulunan dünya düşmanları silahları ne kadar güçlü olursa olsun, beyinleri yoktu. Dünya ve insanın değeri sonsuzlukta en büyük silahtı. Dünyalılar bu bilinmeyen düşmanı aramaya başladılar. Ama ne yazık ki gönderilen hiçbir savaşçı geri dönmedi. Dünyalılar toplandılar, bir araya gelip çare aradılar. Tek çare düşmanı bulup savaşmaktı. En büyük, en güçlü iki Türk savaşçısı ve diğer dünyalılar uzaya açılıp bilinmeyen düşmana savaş ilan ettiler. Bazı dünyalılar bu savaşa katılmadılar. Fakat hayal güçlerini gerçek ve mantıkla birleştiren her insan bu savaşa katılıp kazanmak azmindeydi.”

dunyayi-kurtaran-adam1

“Dünyayı Kurtaran Adam” bir tiradla açılır. Ben yazmıştım onu. Aslında ilk başta böyle bir giriş planlamamıştık, fakat sonra film biraz kısa geldi. Cüneyt abi de bir yere gitmişti başka bir film için. Eldeki görüntülerin üzerine durumun mana ve ehemmiyetini anlatan bir şeyler çiziktirdim. Bakmayın, o giriş bayağı ilgi gördü, bana “abi, geleceği görmüşsün” diyen çok çıktı. Geleceği görmesini bilmişiz de, yaşadığımız günü görememişiz.

İnsanın bazı olaylar aklı ermiyor, tabiat olayı gibi. Daha önce nasıl tutulan modalardan filmler çıkarttıysak, “Dünyayı Kurtaran Adam”  da öyle çıktı. Yedi sekiz sene sonra birden absürt film, kült film, cart film, curt film diye millet konuşmaya başladı. Bir kere o zamanlar tüm dünyayı “Star Wars” modası kasıp kavurmaya başlamıştı. Japonu, Çinlisi, İtalyanı uzay işlerine girmiş, biz niye girmeyelim? Uzayda geçen bir kahramanlık öyküsü işte, uzay-avantür… Cüneyt abiyle yaptığımız bütün filmlerde senaryoyu o yazardı, anlaşmamız öyleydi. Ama sonra sette birlikte değiştirdiğimiz şeyler olurdu. Bu film için ikimizin de kafasında bir şeyler vardı, bir güzel birleştirdik. “Yıldızlar Savaşı” nı seyretmiş, beynimiz açılmış da, başyapıt çekmeye karar vermiş değiliz. Yine aynı mantıktan, tutar diye düşündüğümüzden çektik bu filmi. Savaşçı hep çekiyoruz, bu sefer de dünya parçalansın, uzay savaşçısı olsun istedik.

O döneme kadar uzay filmi de yapılmamıştı galiba. “Astronot Fehmi”yi sayma, onun derdi başkaydı. “Turist Ömer Uzay Yolunda” da bir serinin devamı. Maksat uzay efekti yaratmak değildi orda. Biz sıfırdan tipler ve olaylar kurguladık bu iş için.

Senaryo kabaca oluştuktan sonra, hemen Nuri abi (Kırgeç) aksesuarları hazırlamaya başladı. Plastikten olmaz, bazı şeyleri pelüşten yapalım istedik. Filmde görünenlerin dışında, asıl daha güzel dekorlar hazırlayıp Kilyos’a kurmuştuk. Işıklı mışıklı uzay gemileri yapmıştık. O zaman Kilyos tam çöl. Gece yağmur indirmiş, ertesi gün bir gittik ki, hiçbir şey kalmamış sabaha. Sonra yeni bir formül bulmak lazımdı: Kapalı sahneleri İstanbul’da, geri kalanını da en azından bir atmosfer versin diye Ürgüp’te çektik. Çekimler yirmi, yirmi beş gün sürdü. Ee, sonunda başka filmlerden parça almak mecburiyetinde kaldık tabii. Ama tepemin tasını attıran bir şey var. Bana diyorlar ki, “filmin yarısını Star Wars’dan araklamışsın”. Bir kere on altı ayrı filmden, belgeselden görüntü kullandım ben, diğerlerini çakabilmişler mi? Yok! “Star Wars”un da anlaşılacağını bile bile koydum. Bir yandan örnek teşkil etmek istiyordum, kafasında bu tarz filmler yapma fikri olanlar varsa bana baksın, ibret alsın, u memlekette bu kadarının olacağını bilsin diye. Her şey para, para, para…

dunyayi-kurtaran-adam2

Hem her yerdeyim, hem de hiçbir yerde

Dublaj stüdyosunda öne dekorlar yaptık, arkadan görüntüler geçiyordu. O uzay gemisindeymiş gibi kafalarını eğdikleri yer bir dublaj stüdyosu aslında. Filmin içine alınmış parçaların çoğu sinemaskoptur, uzun resimlerdir yani. İnsanların olduğu bazı bölümlerde de görüntüyü sinemaskop vermiştik. Deforme, tuhaf insanlar etkisi yaratabilmiştik bu sayede. Anlayanın anlayacağı şeyler bunlar, yoksa çok göze çarpmıyor. Canavarların içinde de bizim kavgacı takımı vardı: Kadir Kök, Aydın Haberdar, Yadigar Ejder, Mehmet Uğur, Sönmez Yıkılmaz. Onlar yine bin senedir ettikleri kavgalarını ettiler. Birkaç tane de harbi karateci vardı. Nihat Yiğit’le mesela başka filmlerde de çalışmıştık.

Cüneyt Arkın bir yıldız nasıl böyle bir filmde oynarmış! “Dünyayı Kurtaran Adam” , Kara Murat’ın bir versiyonu özünde. Mevzu kale değil, evren. Zaten Cüneyt dışında başka biri de oynayamazdı o rolü; onun gibi çevik, atlayan, zıplayan, parende atan, gözü kara başka bir oyuncu var mı? O olmasa ne Kara Muratlar olurdu, ne de bunlar.

Şimdi, filmde 13.kabile diye bir şey geçer. 13.kabile, İncil’de geçen, büyük baskılardan kaçarak Kapadokya çevresine sığınan Hıristiyan bir grup. Filme başlamadan önce Göreme’de bir kilisede dolaşıyordum.  Duvarda bir kabartma resim gördüm. Aynı bugünün bir uzaylısını, astronotu kıyafetiyle, kaskıyla falan freskte gördüm. İnanmayan baksın. Sordum birine, “yüzyıllar önce zulümden kaçan Hıristiyanların kurtuluşları ancak bir şekilde olacaktı: ölümsüzlüğü bularak” dedi. Ne güzel, tam bizim senaryoya göre! Hemen ölümsüzlüğün peşinde olan iyileri, kötüleri ekledik filme.

Dünya parçalanmış, belki dörde, belki beşe, belki yirmi beşe bölünmüş. Bunlardan sadece bir parçasında hayat devam ediyor. Türkiye de bunların içinde; 13. Kabilenin yaşadığı toprak parçası da. Dünyanın devam edebilmesi için orada hayatın sürmesi şart ve bunu istemeyen çok daha kötü, çok daha büyük güçler var. İşte ikisi bunun savaşını veriyorlar. İki uzay askeri, kurtarıcımız yani, uzay gemilerine binmiş giderken bir patlama oluyor, bilmedikleri bir yere düşüyorlar. Cüneyt abiyle Aytekin kaybolan 13. Kabilenin kalıntılarına rastlıyorlar. Orası aynı zamanda Sihirbaz’ın gezegeni. Sihirbaz ölümsüz. Ölümsüzlüğünü de diğer insanların, uygarlıkların beyinlerini, canlarını emerek sağlıyor. Bu yüzden o gezegen parçasında şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün kültürlerden, uygarlıklardan, ırklardan insanlar var. Teknoloji o kadar ilerlemiş ki, artık daha ileri gidememişler, ilk çağa dönmüşler. Mağarada yaşıyorlar. Tam olarak zaman belli değil gibi görünse de, çok ileri bir zamandayız.

dunyayi-kurtaran-adam3

Ortalarda bir yerde dan diye kendilerini Hacı Bektaş Veli’nin türbesinde bulurlar. Şimdi bir sürü insana acayip gelmiş burası. Filmin meselesi: İnsanlık ölümsüzlüğü ararken dinlere ne olacak? Filmi Nevşehir’de çekiyoruz, Hacı Bektaş Veli’nin türbesi orada. Böyle önemli bir dini figürden yararlanmayalım mı yani! Kullanmasak yazık olurdu, bir daha ne zaman gideceğiz? Birde o zamanki Nevşehir Belediye Reisi Aleviydi, ona da jest olsun istedik. Mesela sen bir pastanede biriyle röportaj yaparsın, pastaneci gelir. “abi, dükkânın ismi de bir yerde görünse” der ya, aynı o hesap. Ama kıyak yapmak için de filmin felsefesine zarar vermedik, bilakis bence etkileyici sahnelerdir onlar.

Dikkatinizi çekerim, ne diyordu ütün evreni ele geçirmek isteyen sihirbaz: “Hem her yerdeyim, hem hiçbir yerdeyim.” Üzerine bir saniye düşünmezsen komik gelir bu cümle sana, es geçersin. Ama üzerine ne felsefi romanlar yazılabilir. Anlatınca atmasyon gibi geliyor, biraz durunca sembolik olarak düşünecek şeyler olduğuna inanıyorum ben. Şimdi Amerika Afganistan’ı, Irak’ı, orayı burayı bombalamıyor mu, kendi varlığı sürsün diye yapmıyor mu bunu? O zaman Amerika hem her yerde, hem hiçbir yerdedir. Ölümsüzlük için başka uygarlıkların canını, beynini emmek zorundadır, yani bizim kurtarıcılara ihtiyacımız vardır. Yalan mı? Sihirbaz filmin sonunda ikiye ayrılır, ama yine de öldüğüne, yok olduğuna dair bir işaret yoktur. Belki bir gün ikincisi çekilirse, Sihirbaz orada tekrar canlanacaktır muhakkak.

Pelüşleri mağaradan çıkardık, bok oldu haliyle

Filmde bir tane kadın kahraman sembolik olarak var; iyilik timsali o da. Bu tarz filme kadın çok gitmezdi. İki jönün ağırlığını dağıtmak gerekir. Üç-dört kadın oyuncu getirmişlerdi, en uygunu o gibi gelmişti bize. Diyorlar ki, “herifler uzaya düşmüş, yine kadın muhabbeti yapıyor.” Erotik filmlerden konuşurken söylemiştim, insanın olduğu yerde erotizm, doğrudan olmasa bile göndermeli olarak mutlaka vardır. Onun için savaşçılar kendi aralarında hep kadınlardan konuşur. Hem seyirci sıkılır sürekli canavar, iskelet görmekten. Kadın hiç biter mi; insanın yaşamında bitmiyor ki! Madem evrende hayatın sürdüğü son parçadayız, kadın muhabbeti de eksik olamaz aynı nispete.

Ürgüp’teyiz ya, çekim yapılırken turistlerin ilgisini çok çektik. Normal bir turist olarak mağaralara falan bakmak istiyorlar, sonra bizi götürüyorlar; tip tip yaratıklar, uzaylılar muzaylılar… Oyuncularla resimler çektiren oldu. Türkiye hatırası olarak bizim resimler var yani şimdi kimlerin evinde. Oranın halkına çok acayip gelmedik, çünkü bölge turistik olduğu için onlar gelene gidene, yabancıya, tuhafa alışmışlar. Çita maymunu gelse yine dönüp bakmazlar yani. Bu da bizim işimiz kolaylaştırdı; bir de halkla uğraşsaydık yanmıştık. Ama figüran olarak çok yardımcı oldular bize. Hatta Niğde’de bir birlik vardı, onlara kıyafet verdik, jandarmalar da yardım etti. Biri Romalı oldu, biri Arap oldu.

Modern dünya eleştirisi

Atmosfere göre bir takım efektler de denedik. Mesela gölge dediğin, normalde beyaz üzerine siyah çıkar. Her şey hayat ötesi ya, biz kırmızı gölge yaptık. Işığı tersten verdik, mumyaları canlandırdık. O mumyaların canlandığı mezarlar da gerçek mumya mezarıdır ha… Kültür Bakanlığı izin vermişti bize. Nevşehir Valisi Aziz Bey, sağ olsun, yardımcı oldu.

Diyorlar ki, “Cüneyt Arkın ayağında koca taşlarla nasıl tekme atıyor, mukavva olduğu çok belli.” Biz orada başka bir şeyin altını çiziyoruz, “öyle bir zaman gelecek ki, taşlar mukavva gibi gelecek bize” diyoruz. Taş Devri’ne de bir mesajı var. Dünya modernleşecek, modernleşecek, sonunda en iptidai günlerine dönecek. O eldivenler falan malzeme olarak çok iyi değil tabii, biz o meydanda öyle yapabilmişiz ancak. Düşünün işte, malzememiz biraz kaliteli olsaydı, ne şahane olurdu. O kayaları yapmak için strafor bile bulamadık da, kâğıtları alçıyla sıkıştırdık. Adam ayağına kaya bağlıyor, halter kullanmıyor, kendini güçlü yapmak için iptidai şartları kullanıyor. Hatırlarsanız sonra o yaratıklara çarptığı zaman da bir patlama meydana geliyor. Yani yaratıkların dayanamadığı tek güç, insanın gücü. Mevzu biraz karışık gelebilir, tam anlaşılamayabilir, ben bile anlamıyorum zaten. Zaten mesele bir var oluş ve yok oluş sorunu değil mi? Öyle kolay yoldan çözmek de, anlatmak da olmaz haliyle. Geleceğin nasıl geleceğini kim biliyor ayrıca?

Koskoca ordu yürüyerek gelir filmde. Uzay gemilerimiz olsaydı, onların içinde güzel güzel gelseler daha iyi olmaz mıydı? Baştan işler biraz ters gitti ya, sonradan içimize sinen gibisini yapmak için çok para harcamak gerekecekti. Önemli olan yaratık yaratmak. Başta pelüşleri mağaradan çıkartmayıp bazı efektlerle çekecektik. Sonra dışarıda kullanmak için başka yaratıklar düşünecektik. Olmadı, pelüşleri gün ışığına çıkınca da bok oldu haliyle. O kadarının biz de farkındayız. Biz de biliyoruz bir şeyler.

Dünya mı kurtuldu, yapımcı mı battı?

Cüneyt abi bir yerde “dünyayı kurtardık ama yapımcıyı batırdık” dediyse, espri olarak söylemiştir. Çünkü o zamanın şartlarında çok kötü iş yapmadı bu film. Biz hesapladığımızdan daha fazla para harcamak zorunda kaldık, o ayrı. Normal avantür filmlerimizin iki katı kadar para harcadık ama iki katı kadar da kazandık diyebilirim. İstanbul’da, Adana’da fena değildi kendine göre. Başka şartlarla imal edebilseydik, başka türlü konuşulan bir şey çıkardı.

Film hayat ötesi ama doğruya doğru, çekerken başyapıt olacak diye hayal görmedik. Elimizde ne varsa onunla çekelim istedik. Doğru ya da yanlış, isabetli bir iş yapmışız gibi geliyor. “Matrix” ne ki kardeşim? Biz de işte gerçeğin ötesinde gerçek olan bir hayal görmüşüz; Allah’ın yaratmadığı yaratıklar yaratmışız. Film hala gösteriliyor, afişleri satılıyor, arayan soran oluyor, paneller yapılıyor, millet deliriyor. Gerçi İzmir’den taşınırken su bardaklarını sardık biz o afişlerle, akıl edemedik ki…

Zaten ben bu işin üstüne düşseydim, gelen gazetecilere ha hu yapsaydım, şimdi başka yerde olurdum. Unutulmuş ne filmler, ne yönetmenler var. Eleştirsinler, hiç gocunmam. İnsan kompleksinden çok korkarım ben. Eleştirmeden hakaret edenler bir yerlerde kompleksi olan insanlardır bence. Amerika’da gözlerimle gördüm, “Türk İşi Yıldız Savaşları” diye VCD’si satılıyor. İnternete ben giremiyorum da söylüyorlar, bir sürü yabancı yerde adı geçiyormuş, hakkında yazılar varmış. Yabancı gazeteciler gelip görüştü ya benle, bence onlar yayıyorlar. Dünyada en çok satan on Türk filminden bir tanesi “Dünyayı Kurtaran Adam”; istatistikleri var.

dunyayi-kurtaran-adam4

Kült film nedir?

Duyduk, İtalya’da absürt filmler yarışmasına girmiş film. Ed Wood diye bir adam var, dünyanın en kötü filmlerini yapmış, ondan sonra da ikinci benmişim. Bir arkadaşıma arkadaşı haber vermiş, yoksa beni arayan soran olmadı. Belki doğrudur, belki yanlış. Ondan sonra iyice basının ilgisini çekti, yeniden alevlendi. Gençler arasında yayıldı, kasetlerini izlemeye başladılar. Filmin kendisinden çok, benim tahminim, Cüneyt Arkın sempatisinin doruğa çıkmasıyla oldu bu. Sonra Almanya’dan bir-iki genç geldi, benim gibi uçan adamlar değil, bayağı kafaları çalışıyordu. Onlarla sohbetimizi ettik. Metin (Demirhan) çok ilgilendi. İyi bir şey tabii yirmi sene sonra bir filmin konuşuluyor olması. Bir sıfat aradılar bu işe, acayipliğine bir şey bulamayınca “kült” dediler. Üzerine bir şey yapılamayan filmdir kült film. O zamandan beri filmi izlemiyorum. Bizim ortak, yayın hakkını Show TV’ye satmıştı. Sonrasını bilmiyorum. Benim için bir hayrı yok filmin. Bazen festivallerde göstermek için arayıp kopya istiyorlar, bende yok yani. Bunlar farkında olup da anlattıklarım; kim bilir farkında olmadan neler yapmışızdır…

Sonuçta insan hakkında sorular soran bir filmdir “Dünyayı Kurtaran Adam”. Bir kere, dünya parçalansa da üç tane dine bir şey olmayacak diyoruz. Varoluşundan beri ölümsüzlüğün peşinde olan insanoğlu, dünya parçalansa da aynı şeyin peşini bırakmayacak diyoruz, Uzay Çağı diyoruz. 21.asrın tılsımı, beş dakika sonra ne olacağını bilememizdir. İkiz Kuleler nasıl patladı, artık güvende olan bir şey yoktur. Uzay Çağı budur benim fikrime göre. İsterlerse eğlensinler benim canavarlarımla. Yine yapsınlar bu komiklikte bir şey,  ben yine seyrederim. Beğenmeyene de bir şey yapamam. “Abi çok gülüyoruz sayende” diyorlar, bu bile önemli bir şey değil midir? Güldürmesi beklenen şeyler çok güldürmezler zaten insanı. Kendimize gülüyoruzdur belki de.

Şu Cem Yılmazlı olana kadar, başka uzay filmi yapıldı mı, ben şahsen bilmiyorum. İşin sadece para olmadığını anlatmak istiyorum. Artık sponsorlar var, paralar bulunuyor, büyük yapımlara girişiliyor. Biraz da içinde o hayali, o absürtlüğü yaşatmakla ilgili bir şey bu. Paramız hiçbir zaman çok olmadı, ama hayal gücümüz bizim sermayemizdi. Bence Cem Yılmaz gibi popüler, paraya para demeyen bir adamın “GORA”yla bu uzay işine girmesi de bizim için iltifattır. Cem kardeşimin de hayalci, absürt bir yanı var, ama onun uçuşu başka türlü. Hep yapılmış olanın komiğini yapar o, bizim gibi natürel komik değildir, ama alanında da fevkalade başarılı bence.

Bir süredir birileri “Dünyayı Kurtaran Adam”ın ikincisini çekmenin fantezisini kuruyor. Çok insanın dilinde bu laf. Bir, bu öyle az buz parayla olmaz; ikincisi de, nasıl olur? “Çetin olmazsa Ahmet olur” der, başka biriyle de çekebilirler, ama neticede hangisinin insanların içine sineceğinden ben emin değilim. Bunu Cüneyt abiyle konuşmuşluğumuz yok, muhtemelen o da benim gibidir. Filmimizin sevenleri ikincisini istiyordur, ama hayata nasıl geçer, o kısmı karışık.”

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...


  • quattromosche
    4 May 2009 13:14

    İkinci film hayata geçti ama geçmez olaydı. Zaten istediğiniz kadar bütçeyi arttırılsın, böyle bir film yine de yapılamaz. İşin sihri düşük bütçenin neden olduğu fıkra gibi çözümler ürettiren yaratıcılığında. Yoksa zamanında da iyi bir bütçeyle çekilmiş olsaydı bu kadar ünlü ve sevilen bir film olmazdı diye düşünüyorum.

    Zamanında özellikle üniversite çevrelerinde bir numaralı muhabbet konularından olan, dalga geçilmeyen dakikası olmayan bir filmin şimdi saygıyla anılması, kabullenilmesi ayrı bir muamma. Ama güzel bir muamma. Hani malum bir alışkanlığımız var insanlık olarak, hemen alışıverme, kanıksama gibi. Bazen başımıza ne gelirse bundan geliyor. Özellikle uzun zamandır milletçe başımıza… Baksanıza, her hafta neler neler oluyor, neredeyse ertesi hafta onları unutturacak yenileri geliyor. Bu filmin konumu ise bu alışkanlığımızın ender güzel sonuçlanan örneklerinden.

  • Can Evrenol
    4 May 2009 13:47

    Çok iyi bir yazı Tolga.
    Sayende Çetin İnanç’ın bu röportajını da okumuş olduk. Son derece samimi ve değerli bir röportaj. Çetin İnanç, bütün saflığı ve deliliğiyle, çok isabetli bir şekilde anlatmış bu filmin Türk kültürü için değerini…
    Ama kaç kişi anlar bunu orası meçhul tabi.

  • Yorumunuz:


    Attack From Planet B Extreme Haribo Giallo For Dummies Immoral Tales Kahramanlar Sinemada Korku Sitesi Once upon in a time in Western Öteki Sinema SİBB Sinematik Ters Ninja B-Film Blog


    yeni