





Sinemanın parlak spotlarından uzak kalmış ama en az onlar kadar ilgiyi hak eden iyi "kötü film" lerin Tolga Demirtaş tarafından masaya yatırıldığı bu siteye hoşgeldiniz.


Çetin İnanç İstismar Filmleri B-Film Blaxploitation B Movie Dario Argento David Cronenberg Edwige Fenech Emmanuelle Erotik Yeşilçam Exploitation George Eastman Giallo Gore Hammer Film Productions I Spit On Your Grave Italian Trash Jess Franco Jesus Franco Joe D’Amato Joe D'Amato Lucio Fulci Mario Bava Nikkatsu Roger Corman Sergio Martino Sexploitation Slasher Sylvia Kristel Zerrin Doğan
C’era una volta il West ya da bilinen diğer adıyla Once Upon a Time in the West yönetmenliğini Sergio Leone’nin yaptığı bir epik spaghetti western. Filmin oyuncu kadrosunda Frank rolüyle Henry Fonda, Frank’in güçlü düşmanı Harmonica rolünde Charles Bronson, haydut Cheyenne’yi canlandıran Jason Robards ve Jill rolüyle Claudia Cardinale yer alıyor. Filmin senaryosu Leone ve Sergio Donati’ye ait. Filmin hikayesi ise Leone, Bernardo Bertolucci ve Dario Argento’nun eseri.
Sergio Leone The Good, The Bad and The Ugly filminden sonra Western filmi yapmamaya karar verir. Çünkü söylemek ve anlatmak istediği bütün her şeyi anlattığı düşüncesindedir. Fakat Hollywood Stüdyoları kendisine sürekli Western filmleri yapması konusunda tekliflerde bulunur. Bu tekliflerden birisi United Artists tarafından yapılan ve oyuncu kadrosunda Charlton Heston, Kirk Douglas ve Rock Hudson’ın oynayacağı bir filmdir. Fakat bu teklifi Leone reddeder. Daha sonra Paramount kendisine oldukça büyük bir bütçeye sahip ve Henry Fonda’nın başrolünde olacağı bir film teklifinde bulunur. Leone bir daha Western yapmama inadından kendisinin favori oyuncusu olan ve hep film çekmek istediği Henry Fonda sayesinde vazgeçer ve ortaya Once Upon a Time in The West çıkar.
Filmin konusu kısaca şöyle, Frank (Henry Fonda) kanun dışı işler yapan bir adamdır. Adamlarıyla birlikte yaşadığı yerdeki demiryolu projesiyle ilgili bir takım kirli işlerin içindedir ve bu sebeple birçok cinayet işlemiştir. Öldürdüklerinin içinden Brett McBain’in eşi Jill (Claudia Cardinale) eşinin intikamını almaya karar verir ve Frank’in düşmanları Harmonica (Charles Bronson) ve Cheyenne (Jason Robards) ile birlikte Frank’e karşı gelmeye başlarlar.
» yazının devamı

Sergio Leone, 1929′da Roma’da bir sessiz film yönetmeninin oğlu olarak dünyaya geldi. 1948′de Bisiklet Hırsızları (Ladri di Biciclette, 1948) filmiyle yönetmen yardımcılığına başladı. İşbilir ve hayalgücü zengin bir kişi olarak aranan bir yönetmen yardımcısı oldu (toplam 58 film). Özellikle McCarthy’cilik yüzünden İtalya’ya kaçmış Amerikalı yönetmenlerle çalıştı. (Wyler’ın Ben-Hur’u Wise, Zinnemann..) 1959′da Gli Ultimi Giorni di Pompei yönetmeni Mario Bonnard hastalanınca, senaryoda imzası da olan Leone filmi tamamladı. Ardından yönettiği (Il Colosso di Rodi) bir “Antik Western” olarak büyük ticari başarı kazandı. Daha sonra Aldrich için Sodom and Gomora senaryosunu yazdı. Ancak yönetime katılması tepkiyle karşılandı. Filmde ikinci yönetmen mi, yoksa ikinci ekibin adı silinen yönetmeni mi olduğu belirsiz kaldı. Her durumda, bir eskiçağ filmleri ustası olarak doğmuştu artık. ABD’ye yaptığı bir yolculuğun ardından kendi yolunu çizdi. 1964′de Bob Robertson takma adıyla, Roberto Roberti takma adını kullanan babasına bir saygı olarak, bir avuç parayla Per un Pugno di Dollari‘yi çekti ve Spaghetti Western’in yaratıcısı oldu. Bu tür, bir 10 yıl beyazperdeleri sardı. Bu çizgideki filmlerini 1973′te yapımcı olarak çektiği Il mio nome e Nessuno ile noktaladı; bu filmin yorgun kahramanının tek isteği silahını atıp köşesine çekilmekti. Bu arada Per Qulche Dollari in Piu (1965) ve Il Buono, Il Brutto, Il Cattivo (1966) ile önceki türünü sürdürdü ve “dolar”üçlemesini bitirdi. Uluslararası bir üne ulaştı ve Batı’da Kan Var‘ı çekti (C’era una Volta in West, 1968). Senaryosunu Bertolucci ile birlikte yazdığı bu film, western üstüne vasiyetnamesini oluşturdu. Daha sonra Yabandan Gelen Adam‘ı yaptı (Gui la Testa, 1971) Amerika’yı konu olan bu yeni üçlemenin son filmini çekebilmek için yapımcı olarak birkaç film gerçekleştirmesi gerekti.
Raul Walsh, 1965′te “Western bitti, seyirci artık istemiyor” diyordu. 1968′de Batı’da Kan Var Fransa’da 13.5 milyon seyirci topladı. Tasfiyeci görüşler, hemen filmin kopya ve taklit olduğunu haykırdılar. Unuttukları, ABD western’inin de üzerinde oynanan geçmiş tarihin yüceltilmiş görüntüsünden başka bir şey olmadığıydı. Western’de Batı; “Amerikan rüyası”nı temsil eder: Yeni bir ülkede yeni bir insan. Kendi halinde yaşayan sağır çobanı, kahraman ve “fatih” kovboy halinde dönüştürülmüştür. Gelenek ve görenekleri, değer yargıları ve giyim kuşamının tarihsel gerçeklere ters düşüşü ve çarpıtmalar artık önemli değildi (kızılderili soykırımını haklı göstermek gerekliydi)… İşte Leone bu düşsel Batı görüntüsünü altüst etti. Sakallı, uzun saçlı, hırpani, üstü başı kir pas içinde tipleri anlattı. Bu kişileri harekete geçiren temel etmenler, çıkar, açgözlülük ve korku oldu. Tüm eylemleri acımasız bir şiddete dayandı. Bunda haklıydı ama tiplerine gösterdiği titizlik, öyküyü aşar durumdaydı. Çünkü ona göre “Western, bir film türü olmaktan çok, düşlerimizin yurdudur.” Gerçekten de Leone’de gerçeklik, onun kendi evrenine uyarlanmış durumdadır. Yönetmen sağlam bir yapı içine düşüncelerini ve hayallerini yerleştirmektedir.
» yazının devamı

Spaghetti Westernleri genel olarak severim ama içlerinde en favori olanları “Gothic Western”lerdir. Bu türde klasik Amerikan Westerniyle İtalyan gothic korku filmleri ve edebiyatının bir sentezi vardır. Ayrıca dram unsurunun da filmlere yüksek derecede etki ettiğini görürüz, fakat bu etki çok ince bir şekilde filme yerleştirilir. Batının romantik görüntüsünü bizlere sunmakla beraber, o döneme ait karanlık ve ürkütücü öğeleri de bize yansıtır. Şüphe, ölüm, kan, mezarlar, tabutlar ve dinsel imgeler Spaghetti Westernler’de sürekli tekrarlanan unsurlardır. Filmlerde sessizlik ve ses aynı derecede değer taşır ve atmosfer filmin hikâyesi kadar büyük önem taşır. İyi ve kötü yerine filmlerde asıl olan humanizmdir.

Elbette İtalyan Westernler’de politik unsurlar göz ardı edilemez. Birçok yönetmen, yazar ve oyuncu Komünizm destekçisi olmakla beraber, filmdeki kötü adamlar genellikle Kapitalizm ve Emperyalizmi ifade eder. Dönemin politik ortamına bağlı olarak da Marksist söylemlerini eğlenceli bir biçimde beyazperdeye yansıtmaktan geri kalmazlar.
» yazının devamı
