





Sinemanın parlak spotlarından uzak kalmış ama en az onlar kadar ilgiyi hak eden iyi "kötü film" lerin Tolga Demirtaş tarafından masaya yatırıldığı bu siteye hoşgeldiniz.


Çetin İnanç İstismar Filmleri B-Film Blaxploitation B Movie Dario Argento David Cronenberg Edwige Fenech Emmanuelle Erotik Yeşilçam Exploitation George Eastman Giallo Gore Hammer Film Productions I Spit On Your Grave Italian Trash Jess Franco Jesus Franco Joe D’Amato Joe D'Amato Lucio Fulci Mario Bava Nikkatsu Roger Corman Sergio Martino Sexploitation Slasher Sylvia Kristel Zerrin Doğan
“They’re going to put you in a padded cell where you belong.”
Confessions of a Psycho Cat, 60’ların son dönemlerinde çekilmiş siyah-beyaz bir sexploitation filmi. Aslında filme sexploition tanımlaması üç yıl sonra eklenen seks sahneleri sebebiyle verilmiş. Zira filmin orjinali 55 dk. Sleazy ve campy unsurları içeriyor olmasına rağmen film oldukça kaliteli bir gerilim atmosferi yaratmayı başarıyor.
Virginia Marcus (Eileen Lord) problemli bir çocukluk geçirmiş bir kadındır. Çocukluğunda yaşadığı travmalar etkisini hala sürdürmektedir. Filmin açılış sahnesinde Virginia elinde bir türüfekle Afrikaya safariye gidecek olan abisine eşlik edeceğini düşünürken reddedilir. Bunun üzerine Virginia New York’ta kendi safarisini yapmaya karar veriri ve bunun için üç kişi seçer; Buddy, Charles Freeman ve Rocco. Seçilen bu üç kişi rastgele seçilmemiştir. Geçmişten gelen kötü bir ortak yanları vardır. Buddy uyuşturucu bağımlısı ve satıcısı bir hippidir. Genç bir kıza aşırı doz eroin vererek ölümüne sebep olmuştur. Charles Freeman ise unutulmuş bir aktördür ve sevgilisinin kocasını vahşice öldürmüştür. Eski bir güreşçi olan Rocco ise ringde bir güreşçiyi döverek öldürmüştür. Virginia bu üç kişiyi evine çağırır ve bir safari düzenleyeceğini söyler bu safaride amaç 24 saat boyunca canlı kalabilmektir. 24 saatin hayattan kalan kişi Virginia’dan $100.000 ödül kazanacaktır. Üçlü bu öneriyi kabul eder ve safari başlar.
» yazının devamı

Olga filmleri 60’lı yıllarda yapılan
sexploitation türünde bir seridir. Olga’s Girls ise bu serinin ikinci filmi olarak 1964 yılında Joseph Mawra tarafından çekilir. Serinin ilk filmi White Slaves of Chinatown ve sonuncu yani üçüncüsü Olga’s House of Shame de yine aynı yönetmene aittir. Serinin üç filminin de yapımcısı 50’li yıllarda yaptığı Z filmler ve 60’lı yıllardaki sexploitation filmleriyle tanınan George Weiss’dir. 1953 yapımı bir cinsiyet değiştirme hikayesinin anlatıldığı Glen or Glenda filmi Weiss’in en bilinen işidir.
60’ların başında sinemada sleaze ve gore unsurlar yeni yeni görünmeye başlarken, bu üçleme bu unsurları içeren en dikkat çeken istismar filmlerinin başında gelir. Olga filmleri aynı zamanda Jess Franco için de Ilsa serisi açısından büyük bir ilham kaynağı olmuştur. Beyaz kadın ticareti, uyuşturucu, kaçakçılık, işkence dolu bu seri, çoğu kişi tarafından 30 ve 40’lı yılların klasik exploitation filmlerine bir gönderme şeklinde tanımlanır. Tabii ekstra sleaze unsurlar içererek…
Olga (Audrey Campbell) yerel bir mafya ile bağlantılı çalışan, etrafında kirli işleri yaptırmakta kullandığı kadınların olduğu, bir yer altı çetesinin lideridir. Oldukça zalim, en ufak bir hatayı bile kabul etmeyen Olga, yanındaki kadınları fuhuş yaptırmak ve uyuşturucu ticareti için kullanmaktadır. İstemediği ya da yanlış bir durum olursa kadınlara eziyet etmekten hiç çekinmez. İçlerinden bir kızın muhbirlik yaptığını öğrenir ve gerçekleri öğrenmenin onun için birinci yolu işkencedir.
» yazının devamı

Maria Beatty, kadın cinselliğini BDSM (bondage/kölelik ve discipline/itaat(BD), dominance/üstünlük ve submission/teslimiyet (DS), sadism/sadizm ve masochism/mazoşizm (SM)) ve fetişizm gibi çeşitli yönleriyle ele alan filmleriyle tanınan Venezuella doğumlu bir yönetmen. Yönetmenliğin yanı sıra kendisini yaptığı bazı filmlerinde, The Elegant Spanking (1995) ve The Black Glove (1997), oyuncu olarak da görmek mümkün. Çoğunlukla filmlerini siyah beyaz olarak yapan yönetmenin, Alman ekspresyonist sineması, Fransız sürrealizmi ve Amerikan film noir etkisinde kaldığını söylemek mümkün.
Kadının cinselliği ve fantezilerinin derinliklerini keşfe çıktığı filmleri ile 1994 yılında üne kavuşan Maria Beatty, zaman zaman kendisinin de oynadığı yaklaşık 30 sadomazoşist ve fetişist filme imza attı. Bazı porno ve erotik film festivallerinden ödülleri olan çalışmaları aynı zamanda Whitney Museum, The Museum of Modern Art, The International Center of Photography, The New Museum, Lux Cinema, The San Francisco Museum of Modern Art ve Centre Audiovisuel Simone de Beauvoir gibi yerlerde de sunuldu. Aslında aldığı ödüller sadece bir porno filme verilen ödüller değil. Feminizm ve pornografiyi yan yana getirmek her ne kadar zor olsa da yönetmenin asıl yaptığı erkek egemen bakış açısıyla üretilen porno filmlere karşı bir yaklaşım sunuyor.
» yazının devamı

Joe D’Amato ismi birçok kişi için tanıdık olmasa da “11 Days 11 Nights” filmi birçok kişiye tanıdık gelecektir. İtalyan istismar sinemasının en yaratıcı isimlerinden olan Joe D’Amato’nun filmi, Kim Basinger ve Mickey Rourke’un başrolünü oynadığı 9 ½ Weeks (1986) filminin bir taklidi.
Film 1986 yapımı olmasına rağmen ülkemizde gösterime 1991 yılında girmiş ve o dönemde 22 hafta gibi uzunca bir süre vizyonda kalmış. 90’lı yılların sonlarına kadar Beyoğlu’nda iki film birdenli sinemaların önünde afişlerini gördüğüm film belki de ülkemizde vizyonda en uzun kalmış filmdir.
Filmin ülkemizde gösterime girme süreci biraz sancılı olmuş; sansür kurulu ilk başlarda filmin gösterimine izin vermemiş ama Danıştay kararıyla film vizyondaki yerini alabilmiş.
Filmimiz bir mühendis olan Michael Terenzi (Joshua McDonal)’nin evliliğine 11 gün kala tanıştığı Sarah Asproon (Jessica Moore) adındaki genç ve güzel bir kadınla yaşadığı tutku dolu 11 günü anlatmaktadır. Film oldukça ağır ilerlemesine karşın izleyiciye vaat ettiği çıplaklığı sunmakta oldukça bonkör davranıyor. Bir erotik filmden beklenmeyecek cesur sahneler Joe D’Amato estetiğiyle harmanlanınca izlemesi keyifli bir film ortaya çıkmış. Filmin “9 ½ Weeks”in bir taklidi olduğunu söylemiştik ama birebir kopyası olmadığını da belirtelim. 11 Days 11 Nights’daki Sarah’ın Michael’i bir direğe bağlayıp üzerine bir kavanoz balı boca edip seviştikleri sahnenin 9 ½ Weeks’ın hangi sahnesinden esinlendiğini söylememe sanırım gerek yok. Film bunun gibi birkaç esinlenme(!) sahnesinin dışında kendine münhasır bir D’Amato filmi.
» yazının devamı

80’lerin video furyası döneminde çok dikkat etmesem de, 90’larla birlikte özel televizyon kanallarının ortaya çıkması ve günümüzden daha cesur filmlere yer vermesiyle tanıştım Emmanuelle ile. Ergenliğe geçişin ilk dönemlerinde film benim için sadece soft core bir film olarak gözükse de sinema tarihi açısından çığır açan filmlerden birisi olduğu gerçek.
Seks filmlerinin başlangıcının 1900’lü yıllara kadar uzandığını söylemek mümkün. 60’lı yıllarla birlikte başlayan özgürlükçü söylem sinemada da kendine yer buldu. İsveç, İsviçre ve Danimarka gibi ülkelerle başlayan bu hareket daha sonra Amerika ve Avrupa sinemasının önemli kalelerinden İngiltere’ye kadar uzandı. Fakat filmlerin ortak bir sorunu vardı; filmler tamamen çıplaklık üzerine kurulu ve sadece çıplaklık-seks tabusunu yıkmaya yönelik, bir şey anlatmayan filmlerdi.
1974 yılına geldiğimizde Emmanuelle bu tarz filmler içerisinde bir çığır açacaktır. Aslında film 1959’da yayınlanan aynı isimdeki bir romandan uyarlama. Tayland’da bulunan Fransız büyükelçisinin eşi Emmanuelle Arsan tarafından yazılan roman o dönemde film kadar ses getirmiştir. (E. Arsan’ın kendi yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı düşünülmektedir.)
Filmin konusu kısaca şöyle: Emmanuelle genç ve güzel bir mankendir. İşi yüzünden Fransız büyükelçiliğinde çalışan eşinin yanında çok sık bulunamamaktadır. Kocasını ziyarete gittiği Tayland’da cinselliği yeniden keşfedecektir. Birbirleriyle oldukça farklı bir ilişkisi olan çift, cinsel isteklerini sınırsız ve özgürce başkalarıyla da yaşayabilmektedirler. Eşinin başkalarıyla birlikte olmasından haz duyan Jean, onun bir gün başkasına aşık olabileceğini düşünmemektedir. Düşünmediği şey başına gelir ve Emmanuelle bir gün başka birine aşık olur. Bunu öğrenen Jean ilişkililerini tekrardan yoluna koymak için eşine, bir nevi bir “sex coach” tutar. Bundan sonrası ise Emmanuelle için bazen acı, bazen de arzu dolu dakikaların başlangıcı olacaktır.
» yazının devamı
