Sinemanın parlak spotlarından uzak kalmış ama en az onlar kadar ilgiyi hak eden iyi "kötü film" lerin Tolga Demirtaş tarafından masaya yatırıldığı bu siteye hoşgeldiniz.


Fragman Immoral Tales Kahramanlar Sinemada Korku Sitesi Once upon in a time in Western Ters Ninja B-Film Blog Asya Sineması


Sexploitation’ kategorisi arşivi

Joe D’Amato ismi birçok kişi için tanıdık olmasa da “11 Days 11 Nights” filmi birçok kişiye tanıdık gelecektir. İtalyan istismar sinemasının en yaratıcı isimlerinden olan Joe D’Amato’nun filmi, Kim Basinger ve Mickey Rourke’un başrolünü oynadığı 9 ½ Weeks (1986) filminin bir taklidi.

Film 1986 yapımı olmasına rağmen ülkemizde gösterime 1991 yılında girmiş ve o dönemde 22 hafta gibi uzunca bir süre vizyonda kalmış. 90’lı yılların sonlarına kadar Beyoğlu’nda iki film birdenli sinemaların önünde afişlerini gördüğüm film belki de ülkemizde vizyonda en uzun kalmış filmdir.

Filmin ülkemizde gösterime girme süreci biraz sancılı olmuş; sansür kurulu ilk başlarda filmin gösterimine izin vermemiş ama Danıştay kararıyla film vizyondaki yerini alabilmiş.

Filmimiz bir mühendis olan Michael Terenzi (Joshua McDonal)’nin evliliğine 11 gün kala tanıştığı Sarah Asproon (Jessica Moore) adındaki genç ve güzel bir kadınla yaşadığı tutku dolu 11 günü anlatmaktadır. Film oldukça ağır ilerlemesine karşın izleyiciye vaat ettiği çıplaklığı sunmakta oldukça bonkör davranıyor. Bir erotik filmden beklenmeyecek cesur sahneler Joe D’Amato estetiğiyle harmanlanınca izlemesi keyifli bir film ortaya çıkmış. Filmin  “9 ½ Weeks”in bir taklidi olduğunu söylemiştik ama birebir kopyası olmadığını da belirtelim. 11 Days 11 Nights’daki Sarah’ın Michael’i bir direğe bağlayıp üzerine bir kavanoz balı boca edip seviştikleri sahnenin 9 ½ Weeks’ın hangi sahnesinden esinlendiğini söylememe sanırım gerek yok. Film bunun gibi birkaç esinlenme(!) sahnesinin dışında kendine münhasır bir D’Amato filmi.
» yazının devamı

7
Mar
2010

Emmanuelle (1974)

80’lerin video furyası döneminde çok dikkat etmesem de, 90’larla birlikte özel televizyon kanallarının ortaya çıkması ve günümüzden daha cesur filmlere yer vermesiyle tanıştım Emmanuelle ile. Ergenliğe geçişin ilk dönemlerinde film benim için sadece soft core bir film olarak gözükse de sinema tarihi açısından çığır açan filmlerden birisi olduğu gerçek.

Seks filmlerinin başlangıcının 1900’lü yıllara kadar uzandığını söylemek mümkün. 60’lı yıllarla birlikte başlayan özgürlükçü söylem sinemada da kendine yer buldu. İsveç, İsviçre ve Danimarka gibi ülkelerle başlayan bu hareket daha sonra Amerika ve Avrupa sinemasının önemli kalelerinden  İngiltere’ye kadar uzandı. Fakat filmlerin ortak bir sorunu vardı; filmler tamamen çıplaklık üzerine kurulu ve sadece çıplaklık-seks tabusunu yıkmaya yönelik, bir şey anlatmayan filmlerdi.

1974 yılına geldiğimizde Emmanuelle bu tarz filmler içerisinde bir çığır açacaktır. Aslında film 1959’da yayınlanan aynı isimdeki bir romandan uyarlama. Tayland’da bulunan Fransız büyükelçisinin eşi Emmanuelle Arsan tarafından yazılan roman o dönemde film kadar ses getirmiştir. (E. Arsan’ın kendi yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı düşünülmektedir.)

Filmin konusu kısaca şöyle: Emmanuelle genç ve güzel bir mankendir. İşi yüzünden Fransız büyükelçiliğinde çalışan eşinin yanında çok sık bulunamamaktadır. Kocasını ziyarete gittiği Tayland’da cinselliği yeniden keşfedecektir. Birbirleriyle oldukça farklı bir ilişkisi olan çift, cinsel isteklerini sınırsız ve özgürce başkalarıyla da yaşayabilmektedirler. Eşinin başkalarıyla birlikte olmasından haz duyan Jean, onun bir gün başkasına aşık olabileceğini düşünmemektedir. Düşünmediği şey başına gelir ve Emmanuelle bir gün başka birine aşık olur. Bunu öğrenen Jean ilişkililerini tekrardan yoluna koymak için eşine, bir nevi bir “sex coach” tutar. Bundan sonrası ise Emmanuelle için bazen acı, bazen de arzu dolu dakikaların başlangıcı olacaktır.
» yazının devamı

Fotografando Patrizia yasaklanmış, düşüncesi bile insanı rahatsız eden bir duygunun, tutkunun işlendiği bir film. Açıklanamayacak, ifşa edilemeyecek bir aşkın erotik hikayesi… İki kardeşin erotik hikayesi…

70’li yıllar İtalyan erotik filmlerine baktığımızda komedi unsurunun erotizmden daha etkili olduğunu görüyoruz. İtalya’da bizdeki gibi kayıp yıllar olarak nitelendirilen 70’li yıllardan sonra İtalyan sineması yeni arayışlara giriyor. Fotografando Patrizia da bu arayışların belki de en iyi örneklerinden biri.

Filmimiz çok alışık olmadığımız, duyduğumuzda ise insanın tüylerini diken diken eden bir konuya sahip.

Patrizia (Monica Guerritore) başarılı bir moda tasarımcısıdır. Erkek kardeşi Emilio (Lorenzo Lena) ise içine kapanık, hastalık hastası, gününü TV karşısında geçiren bir gençtir. İki kardeşin yolları annelerinin ölümüyle tekrar kesişir. Kardeşinin sorumluluğunu üstlenen Patrizia aynı zamanda onun bu içine kapanık halinden uzaklaştırmaya gayret gösterir. Emilio hemen hemen bütün gününü televizyon karşısında oyun oynayarak ya da porno filmler izleyerek geçirmektedir. Sokakta çocukların bisiklete bindiğini gördüğü sahne ise oldukça ilginçtir. Zira Emilio dışarıdaki çocuklara acınası bir yüz ifadesiyle bakar ve hemen içerideki spor salonlarındakine benzer bir bisiklete biner. Emilio, ablası Patrizia’nın özel hayatını da dikkatli bir biçimde izlemektedir. Erkek arkadaşlarıyla ilişkilerini gizli gizli takip eder. İki kardeş artık birbirlerinin özel dünyasıyla o kadar iç içedirler ki duygusal anlamda da bir birlerine yaklaşırlar. Patrizia duştan çıktığı bir sahnede kardeşine bir anne gibi sarılır. İki kardeşin sevgi dolu bu kucaklaşması Patrizia’nın kardeşinin ereksiyon halindeki penisini fark etmesiyle sonra erer. İki kardeş arasında bir süre sonra seksüel bir ilişki başlar.
» yazının devamı

the-sexplorer-posterThe Sexplorer yönetmenliğini Derek Ford’un yaptığı İngiliz yapımı bir film. Filmle ilgili internette yaptığım araştırmalarda en çok dikkatimi çeken şey ise filmin Tarantino’nun favori Sexploitation filmleri arasında yer alması.

The Sexplorer ya da bilinen diğer adıyla The Girl From Starship Venus tipik bir İngiliz filmi. Film bir İngiliz filmi olmasına rağmen çekildiği dönemde İngiltere’de çok fazla ilgi görmemiş, fakat Amerika’da özellikle Drive-In sinemalarda ilgiyle karşılanmış. Film softcore erotik sahneler ve tipik İngiliz komedilerinden aşina olduğumuz diyalogları içeriyor.

Filmimiz bir dış ses eşliğinde uzay görüntüleriyle açılıyor. Purple gezegeninden bir araştırma ekibi Dünyamıza araştırma için gelmektedir. Fakat geldikleri uzay aracı alışılmışın dışında, bir UFO değil metal bilye şeklinde bir cisimdir. Bilye yeryüzüne, Londra’nın arka caddelerinde bir su birikintisine iniş yapar. Su ile temas ettikten sonra birden karşımızda Explorer (dönemin Alman erotik modellerinden Monika Ringwald)’ı görürüz. Explorer aniden soluğu bir masaj salonunda alır. Olan bitene yabancı olan Explorer meraklı gözlerle etrafını süzmektedir. Masaj salonu, seks shop, seks filmi gösterimi yapan bir sinema salonunda yaşadığı küçük birkaç maceradan sonra bir çamaşırhanede iyi kalpli Lecher (Mark Jones) ile tanışır. Lecher gidecek yeri olmayan bu tuhaf kadını evine kabul eder. Fakat Explorer geldiği bu yenidünyayı tanımak istemektedir ve onun bu saf halinden faydalanmak isteyen etrafta birçok erkek vardır…
» yazının devamı

la_betePolonyalı yönetmen Walerian Borowczyk’in yönetmenliğini üstlendiği La bête / The Beast / Hayvan belki de günümüze dek yapılmış en tartışmalı ve en cesur filmlerden birisi. İnsan doğasına aykırı ve kabul edilemez çoğu şeyi cesurca sergileyen bir film.

Lucy Broadhurst (Lisabeth Hummel) Amerikalı, büyük bir mirasın varisi bir kadındır. Genç kadın teyzesi Virginia (Elizabeth Kaza) ile beraber Fransa’nın bir kasabasına evleneceği adam Mathurin’i (Pierre Benedetti) ziyerete gider. Adamın babası Pierre de l’Esperance (Guy Trejan) perişan halde bir Fransız aristokratıdır. İki tarafında aileleri ve akrabaları oldukça heyecanlıdır. Lucy ve annesi adamın evine yerleşirler. Burada ormanda yaşayan efsanevi bir hayvandan haberdar olur. Efsaneye göre evin eski hanımı bu yaratıkla ters ilişkiye girmiştir ve duyduğu bu hikayeden sonra Lucy kendisini bu olayla ilgili hayallerin içinde bulur.

Filmin açılış sahnesinde izleyici ilk olarak aristokratın oğlu Mathurin ile tanışıyor. Mathurin harasında bir atla kısrağın çiftleşmesine nezaret etmektedir. Bu olayı Lucy de görür ve makinesiyle anın fotoğraflarını çeker. Lucy gördükleri karşısında büyük heyecan duymaya başlar ve yoğun fanteziler kurmaya başlar. Kurduğu fanteziler onu Mathuri’nin Pierre’in oğlu değil ölen eşi ve ormandaki hayvanın çocuğu olduğunu düşünmeye iter. Lucy zamanının büyük bir çoğunluğunu cinsel fanteziler kurarak geçirmeye devam eder fakat bu fanteziler normalin oldukça dışındadır. Bir kadın (Mathuri’nin annesi) ve bir ayıya benzeyen bir hayvanı sürekli cinsel ilişkiye girerken görmektedir.
» yazının devamı