





Sinemanın parlak spotlarından uzak kalmış ama en az onlar kadar ilgiyi hak eden iyi "kötü film" lerin Tolga Demirtaş tarafından masaya yatırıldığı bu siteye hoşgeldiniz.


Çetin İnanç İstismar Filmleri B-Film Blaxploitation B Movie Dario Argento David Cronenberg Edwige Fenech Emmanuelle Erotik Yeşilçam Exploitation George Eastman Giallo Gore Hammer Film Productions I Spit On Your Grave Italian Trash Jess Franco Jesus Franco Joe D’Amato Joe D'Amato Lucio Fulci Mario Bava Nikkatsu Roger Corman Sergio Martino Sexploitation Slasher Sylvia Kristel Zerrin Doğan
6 Nisan 2010 tarihinde hayata gözlerini kapatan yönetmenle ilgili o günden beri bir yazı yazmak istiyordum. Biraz geç oldu ama ustaya saygı açısından bir yazı yazmamış olmak da yönetmene büyük bir haksızlık olurdu.
Sexploitation filmlerinin öncülerinden olan yönetmen 60’lar boyunca bu alt türün en iyi örneklerini sergilemiş, 80’lerle birlikte ise yavaş yavaş hardcore porno filmlere de el atmaya başlamıştır.
Nude in Charcoal (1961) filmiyle sinemaya başlayan Sarno, türün en iyi örnekleri olarak sayılan Sin in the Suburbs (1964), Flesh and Lace, The Bed and How to Make It, ve Moonlighting Wives (1966) gibi filmleri iki yıl gibi kısa bir sürede çekmiştir. Işık-gölge oyunları, psiko seksüel anksiyete ve cinsel kimlik gelişimi, filmlerinde sıkça baş vurduğu detaylardır.
Bu dönemde Sarno dönemin sexploitation ve İstismar filmlerinin tanınmış birçok oyuncusuyla çalışmıştır. (Uta Erickson, Dyanne Thorne, Audrey Campbell, Michael Alaimo, Patricia McNair, Tod Moore gibi.)
» yazının devamı

Olga filmleri 60’lı yıllarda yapılan
sexploitation türünde bir seridir. Olga’s Girls ise bu serinin ikinci filmi olarak 1964 yılında Joseph Mawra tarafından çekilir. Serinin ilk filmi White Slaves of Chinatown ve sonuncu yani üçüncüsü Olga’s House of Shame de yine aynı yönetmene aittir. Serinin üç filminin de yapımcısı 50’li yıllarda yaptığı Z filmler ve 60’lı yıllardaki sexploitation filmleriyle tanınan George Weiss’dir. 1953 yapımı bir cinsiyet değiştirme hikayesinin anlatıldığı Glen or Glenda filmi Weiss’in en bilinen işidir.
60’ların başında sinemada sleaze ve gore unsurlar yeni yeni görünmeye başlarken, bu üçleme bu unsurları içeren en dikkat çeken istismar filmlerinin başında gelir. Olga filmleri aynı zamanda Jess Franco için de Ilsa serisi açısından büyük bir ilham kaynağı olmuştur. Beyaz kadın ticareti, uyuşturucu, kaçakçılık, işkence dolu bu seri, çoğu kişi tarafından 30 ve 40’lı yılların klasik exploitation filmlerine bir gönderme şeklinde tanımlanır. Tabii ekstra sleaze unsurlar içererek…
Olga (Audrey Campbell) yerel bir mafya ile bağlantılı çalışan, etrafında kirli işleri yaptırmakta kullandığı kadınların olduğu, bir yer altı çetesinin lideridir. Oldukça zalim, en ufak bir hatayı bile kabul etmeyen Olga, yanındaki kadınları fuhuş yaptırmak ve uyuşturucu ticareti için kullanmaktadır. İstemediği ya da yanlış bir durum olursa kadınlara eziyet etmekten hiç çekinmez. İçlerinden bir kızın muhbirlik yaptığını öğrenir ve gerçekleri öğrenmenin onun için birinci yolu işkencedir.
» yazının devamı

The Sexplorer yönetmenliğini Derek Ford’un yaptığı İngiliz yapımı bir film. Filmle ilgili internette yaptığım araştırmalarda en çok dikkatimi çeken şey ise filmin Tarantino’nun favori Sexploitation filmleri arasında yer alması.
The Sexplorer ya da bilinen diğer adıyla The Girl From Starship Venus tipik bir İngiliz filmi. Film bir İngiliz filmi olmasına rağmen çekildiği dönemde İngiltere’de çok fazla ilgi görmemiş, fakat Amerika’da özellikle Drive-In sinemalarda ilgiyle karşılanmış. Film softcore erotik sahneler ve tipik İngiliz komedilerinden aşina olduğumuz diyalogları içeriyor.
Filmimiz bir dış ses eşliğinde uzay görüntüleriyle açılıyor. Purple gezegeninden bir araştırma ekibi Dünyamıza araştırma için gelmektedir. Fakat geldikleri uzay aracı alışılmışın dışında, bir UFO değil metal bilye şeklinde bir cisimdir. Bilye yeryüzüne, Londra’nın arka caddelerinde bir su birikintisine iniş yapar. Su ile temas ettikten sonra birden karşımızda Explorer (dönemin Alman erotik modellerinden Monika Ringwald)’ı görürüz. Explorer aniden soluğu bir masaj salonunda alır. Olan bitene yabancı olan Explorer meraklı gözlerle etrafını süzmektedir. Masaj salonu, seks shop, seks filmi gösterimi yapan bir sinema salonunda yaşadığı küçük birkaç maceradan sonra bir çamaşırhanede iyi kalpli Lecher (Mark Jones) ile tanışır. Lecher gidecek yeri olmayan bu tuhaf kadını evine kabul eder. Fakat Explorer geldiği bu yenidünyayı tanımak istemektedir ve onun bu saf halinden faydalanmak isteyen etrafta birçok erkek vardır…
» yazının devamı

Au Pair Girls yönetmenliğini Val Guest’in yaptığı, başrollerinde ise Astrid Frank, Johnny Briggs, Gabrielle Drake, Me Me Lai ve Nancy Wait’in oynadığı bir İngiliz sexploitation filmi. Film için aynı zamanda bir komedi demek de yanlış olmaz. İçinde çıplaklık barındıran, Benny Hill Show tadında bir film.
Film çeşitli ülkelerden au pair olarak İngiltere’ye gelmiş dört kızın maceralarını konu alıyor. Tabii ki dadılık değil, seks maceralarını. Kızlardan birisi Alman, biri Çinli, diğerleri ise İsveçli ve Danimarkalıdır. Randi (Gabrielle Drake), Anita (Astrid Frank), Nan Lee (Me Me Lai) ve Christa (Nancy Wait) aynı gün Londra’ya au pair olarak gelirler ve başlarından komik, seksi maceralar geçer.
Dönemin İngiltere’sinde henüz hard core porno filmleri izlemek mümkün değilken bu tarz filmler oldukça revaçtaydı. Yani Benny Hill tarzı bir komedi anlayışı ve içinde bolca çıplak güzel kızın olduğu görüntüler. Her ne kadar aradan geçen kırk yıldan sonra çoğu izleyiciye göre bu tarz ucuz gelse de, döneminde oldukça popüler olup talep gören bir tarzdı. Au Pair Girls filmi için şunu belirtmekte fayda var ki film bolca çıplaklık içeriyor seks değil.
» yazının devamı

60′lı yıllarda Japon sineması çıkmaza girmiş ve Samuray filmleri fazla ilgi görmemeye başlamıştı. Bu sebeple Japon film şirketleri yeni arayışlar içine girdiler. Bu şirketlerden Nikkatsu, stüdyo yöntemiyle çekilen ve Roman Porno da denilen filmlere yöneliyordu. (Daiei, ve Toei dönemin diğer ünlü film şirketlerdir.)
Japonya’daki sansür sistemi kadın ve erkeğin cinsel birleşmesini ve cinsel organlarının görünmesini yasaklamıştı. Filmlerde bu kareler flulaştırılarak gösteriliyordu. Fakat bu sansür sistemi belkide kadına karşı uygulanan en sert sadomazoşist arzuları gösteren sahnelere izin veriyordu.
Pembe filmleri kendi içlerinde ikiye ayırmak mümkün: Pinku Eiga ve Pinku Violance. Pinku Eiga’da kadına olan şiddet cinsellikle yoğrulurken Pinku Violance filmlerinde ise yine aşırı cinsellik ve kadına karşı şiddetin yanında bu şiddete maruz kalan kadınların kanlı intikam hikayeleri de anlatılmaktadır.
Sansür sistemi bu tarz filmlerin Japonya’nın dünya üzerindeki prestijini zedeleyeceği düşüncesiyle yurt dışında dağıtımına ve festivallerde gösterilmesine izin vermiyordu. Meraklıları dışında uzun bir süre sinemaseverler bu filmlerden ya haberdar olamadı ya da haberdar olduğu halde ulaşamadı. 90′lı yılların sonu ve 2000′li yılların başından itibaren bazı Amerikan video şirketlerinin bu filmleri DVD olarak piyasaya sürmesi ve internetle birlikte bilgiye ulaşılabilirliğin artmasıyla birlikte dünya pazarında Pinku filmlerine olan ilgi de çığ gibi büyümeye başlamıştır.
