<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İyi &#039;Kötü Film&#039; &#187; Last House on the Left</title>
	<atom:link href="http://iyikotufilm.com/etiket/last-house-on-the-left/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://iyikotufilm.com</link>
	<description>&#34;kötü&#34; filmlerin nasıl seyredilmesi gerektiğini öğrenin, onlar genelde çok &#34;iyi&#34; dir.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 20 May 2012 06:04:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>&#8220;Korku&#8221; Nedir?</title>
		<link>http://iyikotufilm.com/korku-nedir/</link>
		<comments>http://iyikotufilm.com/korku-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 19:50:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tolga Demirtaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram-Kuram-Fenomen]]></category>
		<category><![CDATA[A nightmare on elm street]]></category>
		<category><![CDATA[Abu Ghraib]]></category>
		<category><![CDATA[Alfred Hitchcock]]></category>
		<category><![CDATA[Alien]]></category>
		<category><![CDATA[An American Werewolf in London]]></category>
		<category><![CDATA[Ann Radcliffe]]></category>
		<category><![CDATA[Blair Witch Project]]></category>
		<category><![CDATA[Bob Clark]]></category>
		<category><![CDATA[body-horror]]></category>
		<category><![CDATA[Bram Stoker]]></category>
		<category><![CDATA[Bride of Frankenstein]]></category>
		<category><![CDATA[Cat People]]></category>
		<category><![CDATA[Clive Barker]]></category>
		<category><![CDATA[David Cronenberg]]></category>
		<category><![CDATA[Doktor Caligari'nin Muayenehanesi]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Jekyll ve Bay Hyde]]></category>
		<category><![CDATA[Dracula]]></category>
		<category><![CDATA[Drakula]]></category>
		<category><![CDATA[Evil Dead]]></category>
		<category><![CDATA[F.W. Murnau]]></category>
		<category><![CDATA[Frankenştayn]]></category>
		<category><![CDATA[Friday the 13th]]></category>
		<category><![CDATA[Friedrich Nietzsche]]></category>
		<category><![CDATA[Fritz Lang]]></category>
		<category><![CDATA[Godzilla]]></category>
		<category><![CDATA[Halloween]]></category>
		<category><![CDATA[Hellraiser]]></category>
		<category><![CDATA[Horace Walpole]]></category>
		<category><![CDATA[Hostel]]></category>
		<category><![CDATA[I was a Teenage Werewolf]]></category>
		<category><![CDATA[Invasion of the Body Snatchers]]></category>
		<category><![CDATA[işkence pornosu]]></category>
		<category><![CDATA[It's Alive]]></category>
		<category><![CDATA[John Carpenter]]></category>
		<category><![CDATA[John Landis]]></category>
		<category><![CDATA[Ju-On]]></category>
		<category><![CDATA[Korku Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Larry Cohen]]></category>
		<category><![CDATA[Last House on the Left]]></category>
		<category><![CDATA[Lon Chaney]]></category>
		<category><![CDATA[Mario Bava]]></category>
		<category><![CDATA[Martin Luther King Jr]]></category>
		<category><![CDATA[Mary Shelley]]></category>
		<category><![CDATA[Mask of the Demon]]></category>
		<category><![CDATA[Matthew Lewis]]></category>
		<category><![CDATA[Max Schreck]]></category>
		<category><![CDATA[Michael Myers]]></category>
		<category><![CDATA[Michael Powell]]></category>
		<category><![CDATA[Murnau]]></category>
		<category><![CDATA[Night of the Living Dead]]></category>
		<category><![CDATA[Nosferatu]]></category>
		<category><![CDATA[Paul Leni]]></category>
		<category><![CDATA[Peeping Tom]]></category>
		<category><![CDATA[Ringu]]></category>
		<category><![CDATA[Robert Kennedy]]></category>
		<category><![CDATA[Robert Louis Stevenson]]></category>
		<category><![CDATA[Robert Wiene]]></category>
		<category><![CDATA[Roman Polanski]]></category>
		<category><![CDATA[Rosemary's Baby]]></category>
		<category><![CDATA[Sam Raimi]]></category>
		<category><![CDATA[Saw]]></category>
		<category><![CDATA[Scream]]></category>
		<category><![CDATA[Se7en]]></category>
		<category><![CDATA[Selig Poliskop]]></category>
		<category><![CDATA[Shirley Jackson]]></category>
		<category><![CDATA[Sixth Sense]]></category>
		<category><![CDATA[splatterpunk]]></category>
		<category><![CDATA[Steven Spielberg]]></category>
		<category><![CDATA[Taschen]]></category>
		<category><![CDATA[Taschen Horror Cinema]]></category>
		<category><![CDATA[THE BIRDS]]></category>
		<category><![CDATA[The cabinet of Dr. Caligari]]></category>
		<category><![CDATA[The Castle of Otranto]]></category>
		<category><![CDATA[The Curse of Frankenstein]]></category>
		<category><![CDATA[The Exorcist]]></category>
		<category><![CDATA[The Fly]]></category>
		<category><![CDATA[The Haunting]]></category>
		<category><![CDATA[The Monk]]></category>
		<category><![CDATA[The Mysteries of Udolpho]]></category>
		<category><![CDATA[The Silence of the Lambs]]></category>
		<category><![CDATA[The Thing From Another World]]></category>
		<category><![CDATA[Them!]]></category>
		<category><![CDATA[Val Lewton]]></category>
		<category><![CDATA[Videodrome]]></category>
		<category><![CDATA[Vincent Price]]></category>
		<category><![CDATA[Wes Craven]]></category>
		<category><![CDATA[What is Horror]]></category>
		<category><![CDATA[William Friedkin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iyikotufilm.com/?p=7630</guid>
		<description><![CDATA[Dracula (1931)  Macar oyuncu Bela Lugosi popüler kültürün en ünlü canavarını başarıyla canlandırmıştı. Korku gerçekliktir. Tasavvurdur. Önünüzde bıçağını kaldırmış bir şekilde bekleyen katille yüzleşmeniz gerektiği gerçeğidir. Yerdeki ölü eşinizdir. Aynadan sarkan et parçasıdır ve ileriden bir kamyonun hızla geldiğini gördüğünüz sokağa topunun peşinden fırlayan çocuktur. Kulağınızın içinden çıkan böcektir. Güç sahibi Nazi&#8217;lerdir. &#8220;Korku&#8221; ve &#8220;dehşet&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><em><br />
</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2012/04/Annex-Lugosi-Bela-Dracula_04.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-7631" title="Annex---Lugosi,-Bela-(Dracula)_04" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2012/04/Annex-Lugosi-Bela-Dracula_04-1024x804.jpg" alt="" width="645" height="507" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dracula (1931) </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong></strong><strong>Macar oyuncu Bela Lugosi popüler kültürün en ünlü canavarını başarıyla canlandırmıştı.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Korku gerçekliktir. Tasavvurdur. Önünüzde bıçağını kaldırmış bir şekilde bekleyen katille yüzleşmeniz gerektiği gerçeğidir. Yerdeki ölü eşinizdir. Aynadan sarkan et parçasıdır ve ileriden bir kamyonun hızla geldiğini gördüğünüz sokağa topunun peşinden fırlayan çocuktur. Kulağınızın içinden çıkan böcektir. Güç sahibi Nazi&#8217;lerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Korku&#8221; ve &#8220;dehşet&#8221; arasındaki fark nedir? Korku sonradan gelendir. Dehşet ise şüphedir, endişedir. Korkunç bir şey olacağına dair endişelenirsiniz. &#8220;O ses neydi?&#8221;, &#8220;Bebeğim nerede?&#8221;, &#8220;Erkek arkadaşım?&#8221;, &#8220;Bu kaşıntı da neyin nesi?&#8221;, &#8220;Peki ya bu şişkinlik?&#8221; Bütün bunlar sizi korkutur. Panik başlar, dehşete düşersiniz. Dehşet kapının arkasındaki şeydir, acının vaadidir. Korku ise düşündüğünüzün gerçeğe dönüşmesidir. Vaadin yerine getirilmesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sanat ve eğlence olarak korku en başından beri vardı. Aslanların, kaplanların ve ayıların görüldüğü mağara resimlerinden beri. İsa&#8217;nın son günleri bir korku hikayesi değil de nedir? Bir kıyım, adaletsizlik, vahşet ve öbür dünya hikayesi değil de nedir? İncil, Kuran, eski Çin ve Japon yazıtları; hepsinde korkutucu ve ruhsal faktörler bulunmaktadır. İnsanoğlunun acı verici sonları ve en kötü korkuları açıkça anlatılmaktadır. Hepsi de son derece gerçek ve kaçınılmaz olan sonumuzun köşe başında bizi beklediğini hatırlatmaktadır.<span id="more-7630"></span></p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Canavarlarla savaşanlar, sonunda bir canavara dönüşmeyi de göze alsın. Uçurumun içine bakarsanız uçurum da sizin içinize bakar.&#8221;</strong><br />
<strong>Friedrich Nietzsche</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Film türü olarak, korkunun temelleri 18 ve 19&#8242;uncu yüzyıllarda İngiliz gotik romanlarında atılmıştır. Horace Walpole&#8217;un yazdığı The Castle of Otranto (1764), Ann Radcliffe&#8217;in yazdığı The Mysteries of Udolpho (1794) ve Matthew Lewis&#8217;tan The Monk (1796) akla ilk gelen örneklerdir. Hikayelerin ana temaları gizem, yıkım, hayaletlerle dolu eski binalar, delilik, canavarlar ve aile yadigarı lanetlerdir ki bu temalara korku sinemasında bol bol rastlanmaktadır. Mary Shelley&#8217;nin Frankenştayn&#8217;ı (1818), Bram Stoker&#8217;ın Drakula&#8217;sı (1897) ve Robert Louis Stevenson&#8217;ın Dr. Jekyll ve Bay Hyde&#8217;ı (1886) da defalarca beyazperdeye uyarlanmadan önce göreceli bir yapı oluşturmuşlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">1908 yılında Selig Poliskop Şirketi&#8217;nin hazırladığı kısa bir Jekyll ve Hyde uyarlamasından iki sene sonra Edison Stüdyoları 15 dakikalık bir Frankenştayn uyarlamasını izleyicilerin karşısına çıkarttı. Bu iki film Alman dışavurumcu sinemasının başyapıtı olan Robert Wiene&#8217;ın yönettiği Doktor Caligari&#8217;nin Muayenehanesi (The Cabinet of Dr. Caligari &#8211; 1919) için yolu açmıştı. F.W. Murnau yönetmenliğindeki Max Schreck&#8217;in canlandırdığı itici ve romantizmden nasibini almamış olan vampirden ismini alan sessiz başyapıt Nosferatu ise 1922 yılında ortaya çıktı. Yirmili yıllar boyunca bölük pörçük olsa da devamlılığını sürdüren korku türünün bu yıllarda en çok öne çıkan ismi kolsuzları, bacaksızları ve kamburları canlandıran Lon Chaney idi.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2012/04/Peter-Lorre-Crime-Punishment-1935.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-7641" title="Peter-Lorre-Crime-&amp;-Punishment-(1935)" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2012/04/Peter-Lorre-Crime-Punishment-1935-1024x593.jpg" alt="" width="655" height="379" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Crime &amp; Punishment (1935) </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Peter Lorre, Fritz Lang&#8217;in başyapıtı M&#8217;de (1931) çocuk katilini canlandırarak yıldız bir oyuncu olmuştu. Kendisi de tehlikeli bir çocuk gibi sinsi ve zalim olabiliyordu.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-align: justify;">Korku türünün bir sonraki dalgası başındaki iflas etme riskini savmaya çalışan Universal Stüdyoları&#8217;ndan geldi. Stüdyo ağır olarak Murnau, Paul Leni ve Fritz Lang gibi Alman ustalardan etkilendiği bariz filmler yapmaya başlayarak Hollywood sinemasının karanlık tarafını oluşturdu. Bu strateji mucizeler yarattı ve sadece birkaç yıl içerisinde Universal Stüdyoları korku filmlerinde rakipsiz hale geldi. Dracula (1931), Frankenştayn (1931) ve Frankenştayn&#8217;ın Gelini (Bride of Frankenstein &#8211; 1935) gibi filmler sayesinde özellikle iki yıldız, Bela Lugosi ve Boris Karloff destansı bir üne kavuştu. Korku türündeki filmler izleyiciler için ziyadesiyle popülerdi çünkü bu filmler Amerikalı izleyicilerin aklını bir iki saatliğine de olsa yaşanmakta olan Büyük Buhran&#8217;dan uzaklaştırmayı başarıyordu. Filmlerdeki tehdidin kaynağı neredeyse daima doğaüstüydü ve izleyicileri her şeyin yoluna gireceğine inandırmak için filmdeki canavar muhakkak filmin sonunda ölüyordu. O masum günlerde korku filmleri bile insanlara umut aşılıyordu.</span></p>
<p style="text-align: justify;">İkinci Dünya Savaşı sırasında Universal&#8217;ın saltanatı RKO stüdyolarının bağımsız kafa yapısına sahip olan yapımcısı Val Lewton tarafından devrildi. Lewton eğer ortada bir yetenek varsa izleyicileri korkutmak için devasa bütçeler gerekmediğini biliyordu. Hatta bünyesindeki yönetmenleri filmlerinde doğrudan her şeyi gösteren bir şiddet tasviri yerine olup biteni izleyicinin hayal gücüne bırakan imaları kullanmaya yönlendiriyordu. Jacques Tourneur&#8217;un 1942 yılında yönettiği Cat People filmi Lewton yapımları arasında en çok takdir toplamış olanıdır. Val Lewton&#8217;ın bu sinematik yaklaşım ve anlayışı 60&#8242;lı yıllara kadar uzandı, Shirley Jackson&#8217;ın kısa romanından uyarlanmış olan, Robert Wise yönetmenliğindeki The Haunting izleyiciye hem doğaüstü korkuyu hem de psikolojik gerilimi yaşatıyordu.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Ah ne acı, insanlar doğar ve ölür. Biz de yakında öleceğiz. O halde rol yapalım, Sanki zaten ölü değilmişiz gibi.&#8221; Ezra Pound</strong></p>
<p style="text-align: justify;">50&#8242;li yıllarda Soğuk Savaş endişesi özel efekt teknolojisindeki ilerlemeyle birleşerek yeni bir dönem başlattı. Bu dönemin parlayan yıldızları bilimkurgu-korku karışımı filmlerdi. The Thing From Another World (1951) ve Invasion of the Body Snatchers (1956) gibi filmlerde insanoğlunun yabancı bir tehditle karşılaşırken sergilediği cesaretine (aslında &#8220;vatanseverlik&#8221;) dikkat çekilirken Them ve Godzilla (ikisi de 1954 yapımı) filmlerde de ölümcül Atom Çağı&#8217;nın dünya çapında yarattığı korku yansıtılıyordu.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2012/04/1016-31frankmonsterhell.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-7646" title="1016-31frankmonsterhell" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2012/04/1016-31frankmonsterhell.jpg" alt="" width="655" height="370" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Frankenstein and the Monster from Hell (1973) </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bu kıllı yaratık Hammer Stüdyoları&#8217;nın 1957 yılında The Curse of Frankenstein ile başlayan ve daima insan suretindeki canavara yani Peter Cushing&#8217;in canlandırdığı kalpsiz Doktor Frankenstein&#8217;a odaklanan Frankenstein filmleri serisinin sonunu getirdi.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yaratıklar, canavarlar ve dünya dışından gelen kötü varlıklar İngiliz Hammer Stüdyoları&#8217;nın gotik köklere dönen ve başrolünde yıldız oyuncuları Peter Cushing ve Christopher Lee&#8217;nin oynadığı kanlı filmler furyası başlayana kadar dehşet saçmaya devam ettiler. Endüstrideki korku ve seks öğelerinin tasvirine verilen özgürlüğü sonuna kadar kullanan bu filmler 1957 yılında The Curse of Frankenstein ile başladı ve filmin başarısı ardından diğer Universal klasiklerinin renkli ve daha korkutucu detaylara sahip versiyonları geldi. American International Pictures şirketi de aynı formülü uygulamaktan kaçınmadı ve I Was a Teenage Werewolf (1957) ile başlattığı kendisine ait yapımlar furyasının yanı sıra Mario Bava&#8217;nın atmosferik gotik başyapıtı Mask of the Demon (1960)&#8217;ın ve birçoğunda Vincent Price&#8217;ın akli dengesi bozuk asilzadeleri canlandırdığı Roger Corman yapımı Edgar Allan Poe uyarlamalarının dağıtımını sağladı. Price aynı zamanda pazarlama konusunda bir deha olan yönetmen William Castle&#8217;ın &#8220;özel cihazlı&#8221; korku filmlerinde de oynadı, bunlardan birisi olan 1959 yapımı The Tingler&#8217;da önemli sahnelerde izleyicilerin irkilmesini sağlayan Percepto teknolojisi kullanılıyordu. Percepto teknolojisi aslında sadece salondaki koltuklara oturan kişilere elektrik veren bir aletti.</p>
<p style="text-align: justify;">1960 yılında iki film, Alfred Hitchcock&#8217;tan Psycho ve Michael Powell&#8217;dan Peeping Tom, canavarın yerine insanı koyarak korku sinemasında yeni bir çağı başlattı. Bu filmlerdeki katiller dışarıdan normal görünmelerine rağmen karşı koyamadıkları içgüdüleri ve dürtüleriyle cinsel yönden masum olmayan kadınları öldüren canilerdi. Röntgencilik, kadının nesneleştirilmesi, cinsiyet bozukluğu ve seksin yerine cinayeti koyma arasında rahatsız edici bağlantılar kuran bu iki film izleyiciye canavarlığın dışta olduğu kadar içte de olabileceğini gösterdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Yıllar geçtikçe bağımsız yapımcılar ve yönetmenler korku sinemasını kontrol eder oldu ve -toplumun da desteğiyle- türü daha karanlık olmasına rağmen daha çok gençlere hitap eden bir hale getirdi. Robert Kennedy ve Martin Luther King Jr suikastlerinin gerçekleştiği 1968 yılı aynı zamanda Roman Polanski&#8217;nin şehirde geçen paranoya dolu korku filmi Rosemary&#8217;s Baby ve George Romero&#8217;nun düşük bütçeli, siyah beyaz zombi klasiği Night of the Living Dead&#8217;in yılıydı. Bu ardarda gelen iki film bağımsız stüdyoların ve perdedeki kanın artmasına sebep olduğu kadar gelinen noktaya da ayna tutuyordu. &#8220;Masumiyet&#8221; kaybolmuştu ve korku filmleri (aynı zamanda toplum) bir daha eskisi gibi olamayacaktı.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2012/04/Vincent_Price_in_House_on_Haunted_Hill.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-7653" title="Vincent_Price_in_House_on_Haunted_Hill" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2012/04/Vincent_Price_in_House_on_Haunted_Hill-1024x748.jpg" alt="" width="663" height="484" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>House on Haunted Hill (1959) </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Vincent Price, izleyicileri cezbetmek için gerekeni yapıyor. Doğru ya da yanlış, yönetmen William Castle filmlerinden çok tuhaf ve yaratıcı reklam teknikleriyle tanınmıştır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Psycho ve Peeping Tom, canavar kavramını insana dönüştürdüyse takip eden filmlerden bazıları canavarı evin içine kadar soktu ve insanlıktan da bir o kadar uzakşaıtrdı. Wes Craven&#8217;ın kötü şöhretli ilk filmi Last House on the Left (1972) öldürülen kızlarının katillerinden vahşi bir şekilde intikam alan bir karı kocayı anlatıyordu. Bob Clark&#8217;ın 1974 yılında çektiği Deathdream&#8217;de ise annesinin duaları sayesinde Vietnam&#8217;da öldükten sonra tekrar dirilen -fakat canavara dönüşen- genç bir asker vardı. Ve Larry Cohen&#8217;in yine 1974 tarihli filmi It&#8217;s Alive&#8217;da Frankenstein efsanesi gayet modern bir şekilde baştan yazılıyordu, bu sefer suçluluk duygusu taşıyan yaratıcı rolü dehşet saçan ucube bebeğinin peşindeki babaya verilmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">O yıllarda çıkan filmlerin hepsi düşük bütçeli, bağımsız yapımlar değildi. William Friedkin&#8217;in Oscar ödüllü The Exorcist (1973) filmi aslında vücuda şeytan girmesi temasından arındırıldığında modern tıbbın bilinmeyen bir hastalıkla yüzleştiğinde çaresiz kalacağından, bekar annelerin yaşadığı suçluluk buhranları ile ağır sorumluluktan ve kuşak farkından dolayı çocuklarıyla iletişim kuramayan ebeveynlerden bahsediyordu. Ve usta işic(1980) adlı filminde, Stanley Kubrick lanetli ev konusunu Amerika&#8217;nın gerçek korkularıyla birleştiriyordu: alkolizm, çocuk istismarı ve aile içi şiddet. Hitchock&#8217;un 1963 yılında çektiği The Birds ile Steven Spielberg&#8217;ün 1975 tarihli Jaws filmlerinden sonra birçok &#8220;insanlara saldıran hayvan&#8221; temalı film ortaya çıksa da hepsi özünde ailece izlenebilecek korku filmleriydi; bu da aslında korkulması gerekenin insanın içindekiler, aileler ve toplum olduğunu vurguluyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">1978 yılında John Carpenter&#8217;ın slasher iskeletini oluşturduğu Halloween filmiyle Psycho ve Peeping Tom&#8217;daki unsurlar yoğun bir ölüm kalım oyunuyla gölgelendi. Bu oyun maskeli, insanüstü katil Michael Myers ve Michael&#8217;ın saçtığı dehşetten hayatta kalan son kızdı. Hem devam filmlerine zemin hazırlamak, hem izleyicinin kendini güvende hissetmesini engellemek, hem de seyircinin zevkine uygun olması için hazırlanan açık uçlu final sahnesi günümüzde çoğu filmde görülmektedir. Halloween&#8217;in peşinden daha kanlı ama daha az kaliteli olan Friday the 13th (1980), uzayda geçen bir slasher olan Alien (1979) ile bir sürü orijinallik ve başarı yoksunu slasher filmi geldi. En iyileri David Cronenberg&#8217;ün Videodrome (1983) ve The Fly (1986) adlı body-horror örnekleri, Sam Raimi&#8217;nin kanlı ve komik Evil Dead filmleri (1981 ve 1987), Wes Craven&#8217;ın kabus slasherı A Nightmare on Elm Street (1984), Clive Barker&#8217;ın splatterpunk klasiği Hellraiser (1987) ve John Landis&#8217;in özel efekt şöleni An American Werewolf in London (1981) gibi filmler olsa da seksenli yılların sonunda çoğu korku filmi kendini tekrar eden, bayık filmlerden ibaret hale geldi ve korku izleyicisinin türe olan ilgisi azalmaya başladı. Fakat Jonathan Demme tarafından yönetilmiş olan 1991 tarihli The Silence of the Lambs, ana akıma korku/gerilim/polisiye karşımını tanıtarak janrın popülerliğini yükseltti. Doksanlı yılların ortasında parlak, büyük bütçeli ve yıldız oyuncu kadrolu Se7en (1995) gibi filmler karizmatik ve yaratıcı seri katillerin kanlı becerilerine yoğunlaşarak toplumun seri katillere olan ilgisi (ve zaafından) yararlandı.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Korkutulmak ne kadar zevkliyse korkutmak da o kadar zevkli.&#8221;</strong><br />
<strong>Vincent Price</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1996 yılında beklenmedik bir hit olan Scream filmi bir yandan slasher filmleri hicvederek, diğer yandan da hala korkutucu olabileceklerini göstererek bir neo-slasher patlaması yarattı. Üç yıl sonrasında gelen Blair Witch Project ve Sixth Sense filmleri sinemadaki hayalet öykülerine yeni bir soluk getirdi, biri sahte belgesel kalıplarını ilerleterek yeni bir şeyler yaparken diğeri sürpriz sonlar konusunda en çok hatırlanacak filmlerden biriydi. 21&#8242;inci yüzyıl çoğu izleyicinin Japon korku filmlerini keşfetmesini sağlayarak başladı, 1999 tarihli Ringu ve 2003 tarihli Ju-On filmlerinin yeniden çevrimleri sadece Amerika&#8217;da film başına 100 milyon dolardan fazla kazanç sağladı. Irak Savaşı&#8217;nın ön planda olduğu daha politik ve huzur bozucu dönemde ise adeta Abu Ghraib Hapishanesi&#8217;nden ilham alan &#8220;işkence pornosu&#8221; türündeki Saw ve Hostel gibi seriler ile onların taklitçileri ortaya çıkmaya başladı.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2012/04/Near-Dark-1987.jpg"><img class="aligncenter  wp-image-7659" title="Near-Dark-(1987)" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2012/04/Near-Dark-1987-1024x595.jpg" alt="" width="655" height="381" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Near Dark (1987) </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kathyrn Bigelow&#8217;un kült filminde Bill Paxton tarafından canlandırılan gülümseyen manyak Severen. Sık sık modern bir vampir öyküsü olarak nitelendirilmesine karşın Bigelow ve senaryoyu beraber yazdığı Eric Red film boyunca bu terimi kullanmaktan kaçınmıştır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bahsettiğimiz filmlerin ve daha fazlasının üzerinde ilerleyen bölümlerde duracağız. Fakat adeta suçlu bir zevki saklamaya çalışırcasına cevap verilmeyen soru şudur: Neden? Neden aynı hikayeleri üstüste dinleyip tekrar tekrar görmek istiyoruz? Neden kendi faniliğimizi hatırlayıp ölümün farklı yüzlerini kollektif bilincimize yediriyoruz? Çünkü ister hastalıklı bir merak deyin, ister karanlık taraf, ister tehlikeyle yüzleşmek; içimizde bir parçamız hayatın bizi korkutan yönlerini ölümle yüzleşmeden keşfetmek istiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Filmlerin sağladığı ilkel korkular ile birçok şeyi yapabiliyoruz; ölümle dalga geçebiliyoruz, kurbanlarla alay edebiliyor veya kendimizi onların yerine koyabiliyoruz; bir zamanlar insanlığın en büyük tehlikeleri olan dehşetlerle zevk alarak yüzleşebiliyoruz. Sinema, Sanayi Devrimi&#8217;nden birkaç nesil önce, yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştı. Batıda ortalama insan ömrü 40 sene kadardı. Her şey ölümcül olabilirdi ve ölüm hayatın basit bir parçasıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Teknoloji ve kültürümüz bizden çok daha hızlı gelişti ve günlük hayatımızda insani tecrübelerin en önemlisi olan ölüme hala ihtiyacımız var. Bu yüzden korku ve sinema beraber yetişmiştir. Çünkü teknolojinin hayatımızı uzatması, ölümü günlük hayatımızdan uzaklaştırdı. Bu da ekranda/perdede olağanüstü bir gerçeklik ve açıklıkla ölüm görme isteğini doğurdu. Hayatın kanlı yönlerini tecrübe etmeye açız. Ve korkuyu sevmediğini söyleyenler inkar ediyorlar. Kendilerini ve kendi insanlıklarını inkar ediyorlar. Çünkü korkuyorlar. Nasıl hissedeceklerinden korkuyorlar. Korku filmlerinin en iyileri ve en korkutucularının bize hissettirdiği muhteşem hissi tatmaktan korkuyorlar.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Belki bu dünya başka bir gezegenin cehennemidir.&#8221;</strong><br />
<strong>Aldous Huxley</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitap o hastalıklı dürtüyü övmektedir. O çarpıntıyı, o cinsel karanlığı, tüm şiddeti ve gürültüsüyle yaşanan ilkel korku duygusunu övmektedir. Korku filmlerini. Dünya çapında bir asırdan fazladır kullanılan o anlatımı. O suçlu zevki. O gişe başarısı neredeyse garanti olan filmi. Tüm risk alıcıya ait, bu izleyici sorumluluğu isteyen bir sanat biçimidir. Korku filmi yapanlar yüz yıldan fazladır aynı çekici nakaratı söylemektedirler:<br />
&#8220;Memnun kalacaksınız. Paranızın karşılığını alacaksınız.&#8221; Ama aslında söylemek istedikleri şudur:<br />
&#8220;Sizin ağzınıza sıçacağız, çocuklar. Eğer başaramazsak sizi kazıklamış oluruz. Ama başarırsak daha önce hiç yaşamadığınız duyguları yaşayacaksınız. Önceki korku tecrübelerinizden daha iyisini, daha sertini, daha korkuncunu yaşayacaksınız ve birileri bizden daha iyisini yapana kadar bundan sonrakileri beğenmeyeceksiniz.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">İçeri buyrun. Size dünyayı olabildiğince sert ve hızlı bir şekilde gezdireceğiz. Tam da sevdiğiniz gibi. Çünkü bunları bu yüzden okuyorsunuz, değil mi?</p>
<p><em>Taschen &#8220;Horror Cinema&#8221;</em></p>
<p><strong>Çeviren: Mert Kutay (mert@iyikotufilm.com)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iyikotufilm.com/korku-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kanlı Sinema</title>
		<link>http://iyikotufilm.com/kanli-sinema/</link>
		<comments>http://iyikotufilm.com/kanli-sinema/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 07:37:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tolga Demirtaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram-Kuram-Fenomen]]></category>
		<category><![CDATA[2000 Maniacs]]></category>
		<category><![CDATA[A Taste of Blood]]></category>
		<category><![CDATA[Amicus]]></category>
		<category><![CDATA[Andy Warhol]]></category>
		<category><![CDATA[Bergman]]></category>
		<category><![CDATA[Blood Feast]]></category>
		<category><![CDATA[Blood Orgy]]></category>
		<category><![CDATA[Bonnie and Clyde]]></category>
		<category><![CDATA[Carrie]]></category>
		<category><![CDATA[Catholic Legion of Decency]]></category>
		<category><![CDATA[Çılgın Berber]]></category>
		<category><![CDATA[Cine Fantastique]]></category>
		<category><![CDATA[Cine Fex]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsel Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Color me blood red]]></category>
		<category><![CDATA[Dario Argento]]></category>
		<category><![CDATA[David Cronenberg]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Jeckyll]]></category>
		<category><![CDATA[Dracula]]></category>
		<category><![CDATA[Drive-In]]></category>
		<category><![CDATA[E.C. Comics]]></category>
		<category><![CDATA[Ed Gein]]></category>
		<category><![CDATA[Edgar A. Poe]]></category>
		<category><![CDATA[Exorcist]]></category>
		<category><![CDATA[Fangoria]]></category>
		<category><![CDATA[Federal Council of Churches]]></category>
		<category><![CDATA[Feuillade]]></category>
		<category><![CDATA[Frankenstein]]></category>
		<category><![CDATA[Friday 13th]]></category>
		<category><![CDATA[Gore]]></category>
		<category><![CDATA[Gore Gore Girls]]></category>
		<category><![CDATA[Gore Movie]]></category>
		<category><![CDATA[Grand Guignol]]></category>
		<category><![CDATA[Griffith]]></category>
		<category><![CDATA[Halloween]]></category>
		<category><![CDATA[Hammer Film Productions]]></category>
		<category><![CDATA[Herschell Gordon Lewis]]></category>
		<category><![CDATA[Hitchcock]]></category>
		<category><![CDATA[I am a Legend]]></category>
		<category><![CDATA[Intolerance]]></category>
		<category><![CDATA[Italian Horror]]></category>
		<category><![CDATA[John Carpenter]]></category>
		<category><![CDATA[Jungfrukallen]]></category>
		<category><![CDATA[KAnlı Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Kuyu ve Sarkaç]]></category>
		<category><![CDATA[Last House on the Left]]></category>
		<category><![CDATA[Lucio Fulci]]></category>
		<category><![CDATA[L’Ecran Fantastique]]></category>
		<category><![CDATA[Mad Movies]]></category>
		<category><![CDATA[Mario Bava]]></category>
		<category><![CDATA[Mark of Devil]]></category>
		<category><![CDATA[Martin]]></category>
		<category><![CDATA[Max Maury]]></category>
		<category><![CDATA[Monster a Go Go]]></category>
		<category><![CDATA[Morgue Sokağı]]></category>
		<category><![CDATA[Paramount]]></category>
		<category><![CDATA[Phantasm (1979)]]></category>
		<category><![CDATA[Psycho]]></category>
		<category><![CDATA[Rage (1977)]]></category>
		<category><![CDATA[Richard Matheson]]></category>
		<category><![CDATA[Roger Corman]]></category>
		<category><![CDATA[She Devils on Whels]]></category>
		<category><![CDATA[Shivers]]></category>
		<category><![CDATA[Star Cine Zone]]></category>
		<category><![CDATA[Starlog]]></category>
		<category><![CDATA[Terence Fisher]]></category>
		<category><![CDATA[Texas Chainsaw Massacre]]></category>
		<category><![CDATA[The Crezies]]></category>
		<category><![CDATA[The Curse of the Werewolf]]></category>
		<category><![CDATA[The Hills Have Eyes]]></category>
		<category><![CDATA[The Omen]]></category>
		<category><![CDATA[The Wild Bunch]]></category>
		<category><![CDATA[Tobe Hooper]]></category>
		<category><![CDATA[Tom Savini]]></category>
		<category><![CDATA[W.H. Hayys]]></category>
		<category><![CDATA[Wes Craven]]></category>
		<category><![CDATA[Wizard of Gore]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iyikotufilm.com/?p=1648</guid>
		<description><![CDATA[Alıcıyı neşter ya da kasap satırı sayan birtakım yönetmenlerin başlıca kaygısı, bugünlerde, bir insanı yürüyen hamburger haline getirmek ve bu işi her türlü anlatı, gerçeklik ya da mantık tasasından uzak yapmak galiba. Önemli olan tek şey cana kıyma, özellikle de, saçılan bütün kanlar, son kertesine varmış kanlı şölenler yok olup gitmekte olan bir türün son [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/atasteofblood.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1649" title="atasteofblood" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/atasteofblood.jpg" alt="atasteofblood" width="237" height="341" /></a>Alıcıyı neşter ya da kasap satırı sayan birtakım yönetmenlerin başlıca kaygısı, bugünlerde, bir insanı yürüyen hamburger haline getirmek ve bu işi her türlü anlatı, gerçeklik ya da mantık tasasından uzak yapmak galiba.</p>
<p style="text-align: justify;">Önemli olan tek şey cana kıyma, özellikle de, saçılan bütün kanlar, son kertesine varmış kanlı şölenler yok olup gitmekte olan bir türün son çırpınışlarıymışçasına, bu cana kıymaların yapılış biçimidir…</p>
<p style="text-align: justify;">Eleştirmenlerin çoğunca şiddetle ve dizgeli olarak yok sanan, tepeden bakılarak bilmezlikten gelinen ya da küçümsenen kanlı ya da mide bulandırıcı sinema bal gibi de vardır. Tıpkı bayağı cinsel sinema ve karate ya da bilmem ne filmleri gibi onunda kendine özgü seyircisi, dip ve başyapıtları var; doğrudan doğruya düşsel sinemaya girmeyen, ama içinde böyle sahneler bulunan filmlerin çoğalmasına, kum gibi kaymasına bakılırsa bir zamanlar yineleme sinemasının küçük bir serüveni ya da yan eğilimi sayılan şeyin bu gün, şimdi girişmeyi önerdiğimiz kesip parçalayıp incelemeyi hak eden gerçek bir özerk alt-tür haline geldiği söylenebilir.<span id="more-1648"></span></p>
<p style="text-align: center;"><strong>KANLI SİNEMA TARİHİ NEDİR? BİR ALT TÜR’ÜN TANIMI</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kökbilim açısından ele alındığında “gore” sözcüğü İngilizce’de akıtılan ya da saçılan kan demek. Bu dar anlamda alındığında, şöyle bir görünüp yitse de, söz konusu tanım kanın gözüktüğü bir sürü filme uygulanabilirdi ve yedinci sanatın kökenlerine dek uzanmak gerekirdi şiddet sahnelerinin görüntülenip yapılmasının son yıllara özgü olmadığını saptayabilmek için. Gerçekte, aradaki ayrım niyetler ve sonuçlar alanındadır; kanlı sinema seyirciyi korkutmak ya da kararsızlık içinde bırakmak değil sarsmak, midesini bulandırmak, tiksindirmek istiyor. Ya hiç bulunmayan ya da birbirinden tıpatıp kopya çekilen olay düğümleri kanlı bir olaydan öbürüne kolayca geçişi sağlayan birer araçtan başka bir şey değil. Kol, bacak kesme ve cana kıyma, çoğu kez seyirciye iletilen tek şeydir.  Mantık ya da doğrulukla kimsenin pek derdi olmadığından, ilk erek kesip biçmelerin etkilerindeki yetkinlikle bizi olumsuz yönde şaşırtmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun en ilginç örneği, kanlı filmin ilk örneği olan, bu alt-türün bütün niteliklerini taşıyan <strong>Friday 13th (1981)</strong>’tür. Kendiside uzaktan uzağa Hitchcock’un <strong>Psycho (1960)</strong>’sunu anımsatan John Carpenter’ın Halloween’inden esinlenmiş Friday 13th bir dinlenme kampındaki öç alma öyküsünden yola çıkarak bize oralarda bulunma talihsizliğine uğrayan yarım düzine gencin nasıl doğrandığını göstermektedir. Öğreti açısından yüzde yüz gerici (kurbanların çoğu tensel bir günah işlemiştir, çiftlerden biri tam sevişirken katledilmiştir), tam anlamıyla şoke edici görüntüleriyle tek amacı sarsıcı etkileriyle bizi pestile çevirmektir; ağı ören ipler öylesine kalındır ki, bu ereğine bile her zaman ulaşamamaktadır. Az parayla, çok şeye özenmeden çevrilen bu film ABD’de büyük başarı kazanmıştır; orada, sözüm ona özgürleşmiş gençliğin belli bir kesiminin aşırı kalıplaşmış, aşırı çoğalmış türden kişilerle kendini özdeşleştirme eğiliminin hiç kuşkusuz bunda büyük etkisi olmuş, nitekim filmin Avrupa’daki başarısı ortayı geçememiştir. Her şeye karşın, Friday 13th büyük bir şirket (Paramount) tarafından dağıtılan ilk kanlı film olmuştur; elde edilen karların bilincinde olan kurum, sonradan aynı örnekten yola çıkarak bir dizi film, o arada birincinin yavan yinelenmesinden öteye geçemeyen bir ikinci bölüm yaptırdı.</p>
<p><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/psycho-1960-alfred-hitchcock-janet-leigh-pic-2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1655" title="psycho-1960-alfred-hitchcock-janet-leigh-pic-2" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/psycho-1960-alfred-hitchcock-janet-leigh-pic-2.jpg" alt="psycho-1960-alfred-hitchcock-janet-leigh-pic-2" width="500" height="273" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>Büyük Kukla Tiyatrosu ya da Tiyatrodaki Kanlı Oyun (Grand-Guignol)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">1899’da Max Maury’in kurduğu bu tiyatro, Lyon’daki ünlü, geleneksel kukla tiyatrosunun kalıtçısı sayılabilir; Lyon tiyatrosunun başlıca niteliği, dizginsiz şiddettir ve öç alma burada eylemin başlıca itici güçlerinden biridir. Başlangıçta ucuz ürpermeler arayan, halkla düşüp kalkmak istemeyen kentsoylu seyircilere seslenen büyük kukla tiyatrosu sonradan, altmış yılı aşkın bir süre, halk tarafından müthiş tutulacak, ağızları bir karış açık seyirciler bütün o tiksinç şeylerin gözleri önünde nasıl yapıldığını merak edeceklerdir. Çağın okumuş aydın kesimince küçümsenen büyük kukla tiyatrosu çok anlamlı adlar taşıyan gürültülü oyunlar sahneliyordu. “Çılgın Berber”, “Korkunç Deneyim” gibi; o arada, adı sanı bilinmeyen bir oyun yazarı Oscar Metenier, Edgar A. Poe’nun en korkunç yapıtlarını kendine göre uyarlıyordu: “Morgue Sokağı’ndaki Cinayetler”, “Kuyu ve Sarkaç” kanlı sahneler uğruna ruhsal inceliği gözden çıkaran büyük kukla tiyatrosu bir yanılsama ve şaşırtma tiyatrosuydu.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/headstab.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1659" title="headstab" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/headstab.jpg" alt="headstab" width="187" height="237" /></a>Feuillade ya da Lang gibi ustalarda izlerini gördüğümüz büyük kukla tiyatrosunun kimi yanlarıyla kanlı sinemaya kaynaklık etmesi son derece doğal ve mantıklıydı. Ancak, bu yılgı tiyatrosunun anlayışı en güncel kanlı sinema örneklerinde ortaya çıkmaktadır ve kanlı sinemanın, büyü bir üstünlükle yerini aldığı büyük kukla tiyatrosunun kalıtçısı olduğu rahatça söylenebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">1909’da büyük kukla tiyatrosu İngiltere’de boy gösterir, ama Fransa’da elde ettiği başarıya hiçbir zaman erişemez. İngiltere’de büyük kukla tiyatrosu kılık değiştirir, seyirciye mantıksal uzantılarına Hammer filmlerinde kavuşan birtakım Dr. Jeckyll ve Dracula uyarlamaları sunarak Anglo-Saksonlara özgü Goth’um su bir havaya bürünür. Sıkı denetimin diktiği gittikçe gevşeyen duvarları aşan, beyaz perdeyle ilgili son yasakları da ortadan kaldıran kanlı sinema sonunda kesin işleviyle yerine kavuşur.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>Sıkı Denetimin Kötülükleri Yada Kavgacı Kanlı Sinema</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Kanlı sinemanın tarihçesini çizmek hem Yedinci Sanatın hem de sıkı denetimin kökenlerine inmek olurdu. Çünkü, elimizdeki çözümleme boyunca göreceğimiz gibi, bu iki terim öteden beri sıkı sıkıya bir birine bağlı olagelmiştir. Bununla birlikte, bu yüzyılın başlarında, henüz emekleme döneminde olan sinema sanatı, elleri makaslılar bu yeni anlatım biçiminin etkisiyle toplumsal ve ruhsal işlevinin bilincine varamamışlarcasına, şiddetin canlandırılması konusunda olağan dışı bir özgürlüğe sahipti. Nitekim, Griffith, o ünlü <strong>Hoşgörüsüzlük</strong>’ünde (Intolerance, 1916) bize uçurulan bir kelle, oklarla delik deşik edilen askerler, özellikle de çıplak bir göğse ağır ağır giren bir mızrak gösterir; bu türlü kanlı sahnelere alışmamış o günlerin seyircisi için bunlar sert ve çarpıcı görüntülerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">O arada cinselliğin yüzde yüz kapı dışında tutulduğunu, perdede görünüşünün anıştırma ve simgelerden öteye geçmediğini belirtelim. Bu katı ilkeci gelenekle WASP öğretisi bir bakıma, Amerikan ulusunun ilk söylencelerine damgasını vuran şiddet düşkünlüğünün dengelediği yumuşamaz cinsellik karşıtlığını açıklamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte, 30’lu yılların sonu ürkünç, W.H. Hayys’ın yönettiği MPPDAA’nın (Sinema Yapımcı ve Dağıtımcıları Birliği’nin) kurulması sertleşme yönünde bir evrime yol açacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">O dönemdeki aşırı şiddeti gangster filmlerinin birbirini izleyişi akıllı uslu yetkililerin tepkisine neden olacak, “Catholic Legion of Decency” (Edep için Katolik Birlik) ve “Federal Council of Churches” (Federal Kiliseler Birliği) gibi yobaz ve gerici örgütlerin baskısıyla sinema alanındaki üretimi “aktöre sınırları içine almak” üzere ünlü sınıflandırma dizgesi doğacaktı. Ondan sonra, sınıflandırma işaretini almayan film dağıtılmayacaktı. Cinsellikle şiddet, elbette ilk hedeflerdi ve bundan böyle yerleşen “iyi beğeni” kurallarına göre, öldürme uygulamaları, asmalar, elektrik vermeler ya da daha başka kesip biçme işlemleri artık beyaz perdede  yer almayacak, yalnız bunların köpeksi anıştırılmalarına izin verilecekti. Hayes’in sınıflandırması iç karartıcı işlevini 60’lı yılların ortalarına dek sürdürecek; törelerdeki özgürleşmenin ve cinsel özgürlüğün sınırlarını genişletmenin sürekli saldırıları sonucu yerini bugünkü harf dizgesine bırakacaktı (G: Herkese açık, P.G.: Ebeveyn yanında, R: Sınırlı, X: Küçüklere yasak); bu dizge aşağı yukarı bizim o yıllardaki sınırlandırmalarımıza denkti. (13, 16 ve 18 yaş).</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/dracula_1958_poster_06.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-1666" title="dracula_1958_poster_06" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/dracula_1958_poster_06-1023x724.jpg" alt="dracula_1958_poster_06" width="630" height="447" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">Bonnie and Clyde (1967) ya da The Wild Bunch (1969) gibi o dönemde çevrilmiş kimi yapıtlar sıkıdenetimin özgürleşmesine büyük ölçüde katkıda bulunmuşsa, kanlı sinema denen alt-tür sinema sektörü tarafından benimsenip geliştirilmesine yardım etmişse de bugünkü kanlı sinema filmlerinin gerçek kökenini bulabilmek için Hammer filmleriyle birlikte 60’lı yılların başlarına uzanmak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">50’li yılların sonlarındaki gençlerin dünyası büyük ölçüde, rock and roll’le çizgi romanlardan oluşuyordu; bu ürkünç çizgi romanlar da filmler gibi, sıkı denetimle epey uğraştı. O günkü gençlerin zihinsel eğitimindeki bu iki temel öğeye kısa bir süre sonra İngiltere’den gelen Hammer film şirketi’nin çevirttiği bir dizi küçük korku filmi eklenecekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Sözün gerçek anlamında kanlı film çevirtmemiş olsa da bu ünlü İngiliz şirketi sinemada açıkça dile getirilen yeni bir korku ve şiddet dalgasının öncüsü olacaktı. İşin içine rengin katılması gerçekçiliğin sınırlarını daha az öteye götürdüğünden, kan artık iyice kırmızılaşmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Dracula (1958) ya da The Curse of the Werewolf (1961) gibi filmler bugünkü gördüklerimizin yanında biraz çağını doldurmuş gözükse de, o çağın bağlamı içinde son derece yenilikçi durduklarını, Hammer filmlerinde sık sık rastlanan kimi izleklerin günümüz kanlı sinemasında da kullandıklarını belirtmek gerekir (örneğin, eylemin başlıca sürükleyicisi olarak öç alma). İçerdikleri şiddet ve aşırılıkla büyük kukla tiyatrosunun dolaysız kalıtçıları olan Hammer filmleri tam anlamıyla Anglo-Saksonlara özgü bir havaya sahiptirler; bunlarda kanlı sahneler kişilerin ve güdülenmelerinin derinlemesine incelenmesiyle dengelenmektedir. Bütün bunlara tartışılmaz bir cinsel yanı da eklemek gerekir. Burada, şimdi aramızda bulunmayan, kuruluş hesabına bir sürü film çekerek yapımevinin kendine özgü havasının gelişmesine katkıda bulunan ve ruhbilmle çarpıcı bir şiirsellik taşıyan apasnız kanlı şiddet sahnelerinin el ele verdiği yep yeni bir korku türünün yaratıcısı Terence Fisher’ı anmak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hammer yapımevinin etkisini Roger Corman’ın yapıtlarında, Amicus yapımevinin filmlerinde, giderek Andy Warhol’un Frankenstein’ında (1972) görürüz; işin içine üçüncu boyutun katılması kanlı sinemaya dayanılmaz bir etki kazandırmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunula birlikte, seyirci yavaş yavaş sisli şatolardan ve allı pullu giysilerden bıkıp daha gerçekçi, daha günlük ve bugünkü kent bezemine oturtulmuş bir yılgıya yönelmeye başlamıştır. Bu koşullarda yeni kanlı sinema dalgası bütün beyaz perdeleri saracaktır…</p>
<p style="text-align: center;"><strong>HERSCHELL “GORE”DON LEWIS YADA KAN DÖKMEK İÇİN KANLI SİNEMA</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her ne kadar kanlı sinema tam olgunluğa 80’li yıllarda ulaşacaksa da, gerçek anlamda kanlı sinema olarak beyaz perdede boy göstermesi Herschell Gordon Lewis’in çevirdiği bir düzineye yakın filmle 60’lı yıllara rastlar. H.G. Lewis’in çevirdiği bu bir düzineye yakın film 60’lı yıllara rastlar. Herschell Gordon Lewis ilk yapıtlarında bize çıplak genç kızlar gösterdikten ve gönülden bağlı bulunduğu konunun büyük yapım evlerinin eline geçtiğini gördükten sonra, daha başka amaçlarla, yine sevimli genç kızlar kullanarak, yeni bölgelerde dolaşmayı kararlaştırmıştır. Film Sınıflandırma Dizgesi daha önce adını andığımız gözü pek filmlerin birbiri ardına indirdikleri eski vuruşlarıyla epey sarsılmış olsa da, Gordon Lewis, farkına varmaksızın sürüp gitmekte olan son tabuyu da ortadan kaldıracaktır: Kan dökme.</p>
<p style="text-align: justify;">1963’te haklı olarak ilk kanlı sinema örneği sayılan Blood Feast ortaya çıkacaktır. Mezbahalarıyla ünlü Chicago’da dokuz günde çekilen, yüzbin dolardan az paraya mal olan, Frankenstein’ınkine yakın bir konuyu işleyen film kusursuz bir varlık yaratmak üzere canlı kurbanlarının kollarını, bacaklarını, dillerini kesen iblis gülüşlü kaçık bir bilgin göstermektedir bize.</p>
<p style="text-align: justify;">Eleştirmenlerin yerden yere vurdukları Blood Feast Amerika’nın güney eyaletlerinde Drive-In (açık hava) sinemalarında büyük bir başarı kazanacaktır ve Gordon Lewis’i başka bir film 2000 Maniacs (1964) çekmeye itecektir; daha geniş bir bütçeyle çevrilen film, güneyde geçen çılgınca bir öç alma öyküsünü kullanarak bize bir kan dökme şöleni gösteriyordu. Bunu daha başka bir sürü film izleyecekti; 1964’te Color me blood red (resimlerini boyamak için kurbanlarının kanını kullanan çılgın bir ressam) , 1965’te Monster a Go Go (kana susamış bir uzay canavarının hikayesi) 1967’de A Taste of Blood (Hammer filmlerinden esinlenmiş bir Vampir öyküsü), özellikle de 1968’de, gittikçe güncelleşen kadın hakları savunucularının da yardımıyla çevrilmiş, yönetmenin yapıtında belli bir evrimi dile getiriyor gibi duran She Devils on Whels bunlar arasında sayılabilir: İlk filmlerinde dövülen, işkence yapılan, sakat bırakılan suçsuz kadın kurbanlar hoşlarına gitmeme yanlışlığına düşen erkekleri işkenceye maruz bırakacaklardır. 1971’de, Herschell Gordon Lewis bize allı pullu adlar taşıyan son üç filmini sunacaktır: Gore Gore Girls, Blood Orgy ve Wizard of Gore…</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/harschellgordonlewis.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1673" title="harschellgordonlewis" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/harschellgordonlewis.jpg" alt="harschellgordonlewis" width="614" height="272" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">Sıradan görüntülerle alelacele çekilmiş, kurgusu, düğümü bulunmayan, isimsiz oyuncuların kullanıldığı H. G. Lewis filmleri ancak kan dökmek için vardırlar ve kanlı sinema adını taşımayı hak eden ilk filmlerdendir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sıradan tekniklerine karşın, yine de eğlencelidirler, çünkü içlerinde bir tür alay geçme vardır; genellikle çok kötü kotarılmış, ender gerçek kanlı sahnelerde öyle bir beceriksizlik göze çarpar ki, ister istemez gülünçleşirler; buysa, yineleme sinemasına vurgun en güç beğenir kişilerin bile yüreğini yumuşatır, gönüllerini çeler.</p>
<p style="text-align: justify;">Sözün kısası, Herschell Gordon Lewis’in flimleri hiçliklerini bütünüyle üstleniyor, böylece seyirciye tiksinç içinde gülünç bir büyüklük sunuyor gibidirler. O arada, değeri bilinmemiş bu üstün yeteneğin bir bakıma gerçek kanlı sinemanın öncüsü olduğunu, ondan sonra alt-türün sinemada bize Romero, Hooper, Craven gibi 60’la 80 arasındaki yeni korku dalgasının yeni yeteneklerini tanıtacak yeni bir anlatım biçimi haline gelecektir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>GEORGE A. ROMERO: ALAYCI KANLI SİNEMA</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Belli bir üne kavuşan ilk kanlı film hiç kuşkusuz 1968’de çekilen Night of the Living Dead oldu. Pittsburg yakınlarında siyah-beyaz çekilen Gece öyküsünün bir bölümünü ünlü Richard Matheson’ın I am a Legend’inden almıştır; filmdeki kana susamış zombiler, kitaptaki vampirlerin yerini almıştır…</p>
<p style="text-align: justify;">Herschell Gordon Lewis’in filmlerinin tersine, burada kanlı sahnelerin çoğu <a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/crazies.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-1678" title="crazies" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/crazies.jpg" alt="crazies" width="222" height="320" /></a>pek de özgün olmayan olay düğümüne katılmıştır. Yapıtın başarısı E.C. Comics’i andıran çizgi roman yanından gelmektedir; bu bölümler sinemada ender görülen bir acımasızlığa ve iç karartıcı alaya sahiptirler; Romero’nun tartışıcı imgelem gücü filmin simgesel sonucunda kendini gösterir: Canlı kalan siyahi polis tarafından zombi sanılır ve öldürülür. ABD’de gerçek bir tapınma filmi sayılan Night of the Living Dead “gece yarısı gösterileri”nin suç ortaklığına yandaş seyircilerini çekmiş, yatırılan paranın on iki katını kazandırmış, öbür kanlı filmlerin başarıları kendisinin de ikinci kez gösterime çıkarılmasını sağlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">The Crezies (1973) ve Martin (1976) filmlerinin birbirini izleyen başarısızlıklarından sonra, Romero seyircisine Night of the Living Dead filminin devamı niteliğinde bir başka kanlı filmini sunacaktır: <a href="http://iyikotufilm.com/dawn-of-the-dead-1978/">Dawn of the Dead (1979) </a>Uzunluğuna ve kişilerin ruhsal zayıflıklarına karşın Dawn of the Dead yalın eylem sahnelerindeki çizgi film tadıyla, yüzlerin boyanmasında ve aşırı şiddetli özel olayların yetkinliğiyle, bu konunun büyük ustası Tom Savini’nin çeşitli hünerleriyle, hele yönetmenin son kertesine vardırılmış tüketim toplumuna çevrilmiş o arıtıcı bakışa sürekli katmayı başardığı acı alayla sıra dışına çıkmayı becermektedir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>WES CRAVEN İLE TOBE HOOPER: AİLEYİ KONU ALAN KANLI SİNEMA</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Romero her nekadar toplumsal eğilimli çağcıl kanlı sinemanın öncüsü olmuşsa da, bu tür en dolu anlatımına Wes Craven’le Tobe Hooper’ın yapıtlarında kavuşacaktır; söz konusu yönetmenler, gözü peklikleriyle, bütün yerleşik kuralları sarsacak, beyaz perdeye yansıtılan şiddetin sınırlarını biraz daha öteye götüreceklerdir. Wes Craven’in garip bir biçimde Bergman’ın Jungfrukallen (1959)etkilenmiş <a href="http://iyikotufilm.com/the-last-house-on-the-left-1972/">Last House On The Left (1972)</a> sıkı denetimle epey uğraşmıştır ve şimdiye dek çevrilmiş en sağlıksız filmlerden biridir kuşkusuz. 16’lık kamerayla çekilmiş, bu da filme çok daha gerçekçi bir röportaj havası vermektedir. Son Ev, öç alma konusunu işlemekte bunu bütünüyle aile ortamında yapmaktadır. Son Ev bize hemen hemen dayanılmaz sahneler ve öykü sunar. Ancak filmin bazı yanları oldukça zayıftır. Hiç kuşkusuz işi biraz fazla ileri götürdüğünü fark eden Craven şimdi ilk yapıtlarını yadsımaktadır; bununla birlikte Ortaçağ’dan kalma bir anlatının özgür uyarlaması olan ikinci filmi The Hills Have Eyes (1977) benzer bir konuyu işleyecektir. Örnek sayılabilecek orta sınıf Amerikan  ailesine saldıran yozlaşmış, kan dökücü bir ailenin öyküsünü dile getiren filmde yönetmenin pek sevdiği izlekler karşımıza çıkmaktadır; bunlardan biri, saldırıya uğrayanlar saldırganlardan daha korkunç olduğu için bir bakıma anlamına yitiren yasal öz savunmanın göklere çıkarılmasıdır. Birkaç alaylı bölümün yavanlığa düştüğü Soldaki Son Ev’in tersine, Craven burada yozlaşmış aileyi betimlerken yaratıcı bir alay ortaya koymaktadır.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/posters.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1680" title="posters" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/posters.jpg" alt="posters" width="614" height="272" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">Bu ailenin yozlaşması konusu kuşkusuz Tobe Hooper’ın ünlü Texas Chainsaw Massacre (1975) filminde de işlenmiştir. Pek çok eleştirmence bu türün yerleşik yapıtı sayılan Kıyım, adına karşın, tam anlamıyla kanlı bir film değildi, çünkü korkutucu sahneler göstermekten çok izleyiciyi geriyordu. Wisconsin’li kana susamış katil Ed Gein’in başından geçenlere dayanan Kıyım, öncelikle filme egemen olan çılgın ve isterik hava ile gözde mezbahalarının kapanmasıyla işsiz güçsüz kalmış o kaçık kasap ailenin acı alaylı anlatımından ötürü değer kazanmaktadır. Bu arada, The Hills Have Eyes’daki gibi, yozlaşma nedenlerinin öncelikle toplumsal ve siyasal olduğunu belirtelim (atom bombası denemeleri ve işsizlik), bu da yapıtlarının gittikçe gençleşen, çağın sorunlarıyla ilgili seyircileri üzerindeki etkisinin bilincine varmış bulunan yeni korku dalgası yönetmenlerinin başlıca kaygılarını ve niyetlerini açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>DAVID CRONENBERG: CİNSEL KANLI SİNEMA</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kanadalı David Cronenberg’in en çarpıcı üç kanlı filmi (Shivers (1976), Rage (1977), Chromosome 3 (1979)) ortak bir paydada birleşir: Cinsel düşlerle bunların doğurduğu ruhsal bozukluklara bir bakıma saplantıyla bağlanma: Shivers filmindeki erkeklik organını andıran kan emici, Montreal’in bir varlıklı kişiler mahallesinde insanlara ağız yoluyla bulaşan, hepsini cinsel çılgınlıklara iten sülükler; Rage’daki bayağı cinsel filmlerin ünlü oyuncusu Marilyn Chambers’in kolunda biten kamış biçimindeki kocaman, kan emici ur; Chromosome 3’teki Samantha Eggar’ın kasığında gelişen ürkütücü cenin.</p>
<p style="text-align: justify;">Böylece David Cronenberg’in filmleri benzerliklerinden konularının özgünlüğü, çekimlerindeki özen ve özellikle de çoğu kez saçma ve çılgınca gözüken bir izleğin ortasına yerleştirilmiş kudurgan bir gerçekçiliğin yarattığı yarı öğretici havayla ayrılırlar; söz konusu izlek, kurbanların üzerinde ya da içlerinde birdenbire gelişen o canavarımsı uzantıların simgelediği gizli katı ilkeciliği pek gizleyememektedir doğrusu; bu uzantılarsa, besbelli ki, yönetmenin gözünde aşırı izin verici sayılan bizim Batı uygarlıklarının değerlerinin yoldan sapışını ve çürüyüşünü dile getirmektedir.</p>
<p><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/david.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1684" title="david" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/david.jpg" alt="david" width="448" height="252" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>“Exorcist”, The Omen ve daha başkaları ya da dinsel kanlı sinema</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">1974’te Mark of Devil’ın gösterime çıkışı özgün bir tanıtım dalgasıyla oldu; seyirciler salona gelirken mide bulantısına yol açacağı öne sürülen filme karşı ellerine birer kağıt torba tutuşturuluyordu. Mide bulandırıcı filmler benimsenmişti ve bağımsız yönetmenlerin gerçekleştirdikleri bu filmlerin başarıları karşısında, o güne dek bu alt-türe küçümseyici gözlerle bakan büyük kuruluşlar da bu alana el atıyor; böylece hem yaygınlaşmasını hem de öğretisel ereklerle kullanılmasını sağlıyorlar; dolayısıyla, hepsi birbirinden değersiz film bolluğundan ötürü, kanlı sinemanın yozlaşması başlıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Her ne kadar allı pullu bir yanı varsa da, Exorcist (1973) yine de kanlı bir filmdir; gerçi ölçülüdür, ama çok sayıda seyirciye seslenerek The Omen (1976) ve benzeri filmlere giden yolu açacaktır; söz konusu filmlerin her birinde, bir öncekini aşmaya çalışan, en azından bir tane aşırı kanlı sahne vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">İyiyle kötüyü simgeleyen güçlerin doruktaki bu çatışması hiç kuşkusuz ABD’nin 1970’li yılların ikinci yarısında Vietnam Savaşı’nda, siyasal rezaletlerden ya da yılgı sinemasının ister istemez “sindirip” kendine göre yansıtacağı sorunlardan ötürü düşeceği tinsel bilinç bunalımının simgesel anlatımı sayılabilir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/the-exorcist.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1688" title="the exorcist" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/the-exorcist.jpg" alt="the exorcist" width="452" height="339" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>Bava, D. Argento, Fulci vb. ya da Spaghetti Kanlı Sinema</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">İtalyanlar, birbiri ardından Eskiçağ tarihine, Westerne ya da polis filmlerine el attıktan sonra, hem iyi hem kötü yanlarıyla kanlı sinemaya göz diktiler. İyi yanı Mario Bava ve tinsel kalıtçısı Dario Argento gerçekleştirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bazı örnekleri de Lucio Fulci vermektedir. Onun filmleri kanlı sinema nitelemesini bütünüyle hak etmektedir; bu filmler alabildiğine bol ayrıntılı, yakın çekim, kaydırma çekim gibi yöntemlerle birbirinden vahşi  cana kıyma sahnelerini arka arkaya gelmesiyle oluşmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Birkaç ender örneğin dışında, kanlı İtalyan sineması son derece tek düze ve trash olarak nitelendirilen filmlerden oluşmaktadır.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>Yeni kuşak ya da gülünç kanlı sinema</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Stephen King’in (Carrie, Shining) öyküsüne dayanarak, Tom Savini’nin film hilesiyle gerçekleştirilmiş, Romero’nun iştah çekici Creepshow’unu göreceğimiz söylenirken, ABD’de kanlı sinemanın yenilenişine, her şeyden önce içindeki acı alay ve güldürüyle göze çarpan yeni bir korku kuşağının doğuşuna tanık olmaktayız; burada kan dökme işlevi olan yıldırmayı bir kenara bırakıp başka bir ereğe yönelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimileri şu ya da bu yönetmeni, şu ya da bu filmi anmadığımız için bizi kınayacaklardır. Bütün sorun , bir filme ne zaman kanlı diyebileceğimizi kestirebilmektedir. Zombie ya da 2000 Maniacs gibi filmler konusunda kuşkuya yer olmasa da Halloween, Carrie vb. filmleri bu alt türe sokmak zordur; bunların kimi sahnelerinde kan dökme varsa bile, eylemin temel itici gücü değildir; burada kaygı ve geciktirim korkunç öğeyi bastırmaktadır. Şimdiye dek gerçekleştirilmiş en sıra dışı kanlı sahnelerin birini önümüze getiren Phantasm (1979) gibi bir film bile doğrudan doğruya yılgıya değil, düşsel olağan dışı öğelere dayanmaktadır. Bunun örneği çoktur ve kesin, şaşmaz bir sınıflandırma yapmaya kalkmak boşa kürek sallamak olur. Bu da bir tarih, western ya da polis filminin kıvrıntısında ansızın karşımıza çıkabilen, aslında epey bulanık kanlı sinema’nın özelliğinden gelmektedir. Kan dökmenin kökten  ve ayrılmaz bir biçimde yineleme sinemasına bağlandığını söyleyelim aslında bu sinemanın  en uç, en aşırı çeşitlemesinden başka bir şey değildir. Kanlı filmler çoğunlukla bir birlerine öykünerek, benzer biçimde çekilip oynayarak, genellikle özgünlük ve acı alaydan yoksun bırakılarak karşımıza çıkarlar, yalnız etkileyici öğeleriyle, seyirci üzerinde yaptıkları etkiyle vardırlar. Dolayısıyla, beyaz perdenin yeni büyücüleri olan film hilesi yaratıcılarının önünde saygıyla eğilmenin vakti gelmiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>ÖZEL ETKİLER VE UZMANLAŞMIŞ DERGİLER, BİR ALT TÜRÜN MASALLIKTAN KURTARILMASI </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Düşsel sinema, özellikle de kanlı sinema yanılsama hileye bütün öbür türlerden daha çok yaslanır; burada da yönetmen, öykücü ya da görüntü yönetmeni belirleyici bir yer tutsa bile, bir yapıtın başarısında özel etkileri yaratan kişinin payı gittikçe artmaktadır. Hele kanlı filmler bize gösterilen ürkünç sahnelerin doğruluk ve gerçekliğine dayandıklarından, kanlı etkileri yaratan ustanın bir filmi tek başına kanlı ya da gülünç kılabileceği açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeni uygulamaların kullanılması insanı şaşırtacak kadar gerçek film hilelerinin <a href="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/friday-the-fangoria.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-1695" title="friday-the-fangoria" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/09/friday-the-fangoria.jpg" alt="friday-the-fangoria" width="228" height="313" /></a>kotarılmasına izin vermiştir; ve bu alandaki kimi ustalar, çalıştıkları filmlerin yönetmenlerinden daha çok değilse bile onlar kadar ünlüdürler. Bunlar arasında gelişigüzel adlar verelim Dick Smith, Rick Baker, Rob Bottin ve kuşkusuz hepsinden ünlü Tom Savini öncelikle kanlı sinema hilelerinde uzmanlaşmıştır. Bu eski Vietnam savaşı fotoğrafçısı epeyce tiksindirici öğren bilimsel gerçekliğe sahip film hileleri konusunda ustalaşmıştır. Bu arada Savini’nin kendini de tehlikeye atmaktan çekinmediğini, çalıştığı filmlerin çoğuna katıldığını belirtelim.</p>
<p style="text-align: justify;">Beyaz perdenin bu yeni büyücülerinin ve kandırıcı hilelerinin yarattıkları hayranlık o kerteye varmıştır ki şimdi artık yarı kutsanmış durumdadırlar, bu konuda daha çok şey öğrenmek isteyen Fransız okur “L’Ecran Fantastique”, “Mad Movies” ya da “Star Cine Zone” gibi dergilerde, İngilizce bile okurlarsa allı pullu Amerikan dergileri “Cine Fantastique”, “Cine Fex” , “Starlog” ve “Fangoria” ile kanlı sinema etkinliklerini arttırabilir, bunlarda film hilelerini, yönetmenlerle konuşmaları, film çekimlerini bulabilirler; adının da gösterdiği gibi, “Fangoria” sırf kanlı sinemaya adanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimi yayın araçlarının giriştiği film hilelerinin ortaya vurulması kuşkusuz bir alt türün masallıktan çıkarılmasına yardım edecek, böylece kimilerinin zararlı ve tehlikeli buldukları etkilerini yok edecektir; yalnız, küçük bir seyirci kalabalığının yeni bir film gösterilmeye başlandığında hilelerin bir öncekini aşıp aşmadığını görmeye koşmasına karşılık, büyük seyirci çoğunluğunu bir tür gösterilere iten nedenler daha bulanık ve iki anlamlı kalacaktır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>KANLI SİNEMA VE SEYİRCİSİ BİR ALT TÜRÜN İŞLEVİ VE ETKİSİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Seyirciyi, ilk amacı korkutmak ve tiksindirmek olan bir gösteriye seve seve gitmeye iten nedenleri gerçek etkileri çözümlemek pek kolay olmasa bile, kanlı sinemanın neden böyle büyük bir hayranlık yarattığını araştırmanın zamanı gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimileri burada başkasının çektiği acının, başkasının ölümünün insanlar üzerinde yaptığı en azından sapık ve sağlıksız çekim gücünü göstermektedir; bu Pazar sürücülerini bir kaza sırasında “olup biteni daha iyi görebilmek” için arabalarını yavaşlatmaya iten hastalıklı çekime benzemektedir. Kurmaca görüntülerle yasıtılmaları ve özel hilelerle kimseye zarar vermeksizin yeniden canlandırılmaları bu işkence ve öldürme gösterilerine suçluluk ve pişmanlık duygusuna kapılmaksızın tanık oluşumuzu bir bakıma haklı gösterse bile, kanlı sinema filmlerindeki hoşnut bırakıcı dikizcilik yadsınamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, kanlı filmlerin, gerçekçi ve dayanılmaz olanı, sıradan seyircinin güçlükle özdeşebildiği yüzde yüz çılgınca ve saçma bir gerçekdışılığa kaydıran aşırı ve ölçüsüz bir yanları bulunduğunu belirtmek gerekir; dayanılması en güç, en sağlıksız kanlı filmlerin şiddetle tiksintinin seyirciyi uzakta tutan hiçbir abartma katılmaksızın, günlük sıradanlıklarıyla sunuldukları filmler olması da rastlantı değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu düzeyde, kanlı sinema doğruluğun sınırlarını kıran, hergün duyumsanan kaygı ve yılgılar yaratan, ama yayın araçlarının tecimsel amaçlarla göklere çıkarıp kötüye kullandıkları gerçek kent şiddetini kat kat aşan bir aşırı gerçekliğe sahip aşırı ve çarpıtılmış bir görüş haline gelmektedir. Yayın araçları, tıpkı sözlerinin boşluğunu günlük yaşamdan alınmış çoğunlukla hoşa gidecek kadar şiddetli görüntülerin çarpıcılığıyla doldurmaya, halkın en sapık güdülerini alçakça popohlayan yüksek basımlı dergi gibi, kanlı sinemayı özümsemekte, sonunda da ayağa düşürmektedirler. Bu türlü belgelerin okura sunulmasını haklı gösteren nesnellik kanıtıyla haber verme kaygısı düperdüz birer eğlence ürünü olan kanlı filmler için geçerli değildir elbet.</p>
<p style="text-align: justify;">Hiç kuşkusuz çok tartışılmış incelemeler şiddet gösterilerinin seyirciye sunulmasının bir bakıma yadsınamaz bir bilinçüstüne çıkarma işlevi gördüğünü söylemektedir; kimi ruh bilimcilerse, tersine bu kanlı sahnelerin sergilenmesinin şiddet karşısındaki ket vurmalarımızı ortadan kaldırdığını, dolayısıyla yüzde yüz kınanmaları gerektiğini öne sürmektedir. Ancak filmlerin insanların davranışlarına örnek olduğunun kanıtlanması gerekir; insan, Zombi’yi gördükten sonra komşusunu yutmaya, Kıyım’ı seyrettikten sonra da elektrikli testereyle koşan seyirci düşünemiyor doğrusu…</p>
<p style="text-align: justify;">Geriye kanlı sinemanın gerçek ruhsal işlevi ve seyircinin bu filmleri izlerken, bilinçsizce, en derinde yatan kaygı ve korkularını etkisiz hale getirip getirmediğinin bilinmesi kalıyor; beyaz perdeye yansıtılan bu korkular kişiliğimizdeki çelişkili yanı ortaya çıkarıyor olabilir. Bu iki yanlı çekim/itim duygusu kanlı sinemanın simgesel yanını oluşturmaktadır; toplumsal sözleşmelerle bilincimizin en derin köşelerine itilmiş, bu iğretilemeli, yüceltilmiş anlatım da beklenmedik bir çıkış yolu bulan doğuştan gelme bir ilkelliğe, barbarlığa, yırtıcılığa itiraf edilmeyen bir dönüş de sayabiliriz söz konusu filmleri.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>KANLI SİNEMANIN GELECEĞİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Şuna kuşku yok ki, kanlı sinema şu anda açık bir gerileme dönemindedir ve kan dökmenin başköşeyi tuttuğu filmler tam anlamıyla sıfır değilseler bile, alabildiğine sıradandırlar. Bayağı cinsel filmlerin tersine kanlı sinemanın kendisi bir tür eyyamcılığa düşmüş gibidir; bu kendinden hoşnut, uyutucu eyyamcılığa bir alt tür olarak yakın bir gelecekte tükenip gitmesini değilse bile, yüzde yüz yozlaşmasını dile getirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanlı sinemanın bir geleceği olacaksa, bu ancak sağlam yapılı bir olay düğümü içinde ya da alışılmış kalıplarını kıracak bir gülmece çılgınlığı içinde yer almasıyla olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şöyle ya da böyle, kanlı sinema tam anlamıyla tuhaf, çelişik bir sinemadır ve öyle kalacaktır; isteyerek ya da istemeyerek, öğretisel açıdan gericidir; çoğunlukla cinsel ve aktöresel açıdan özgür kişilerin uğradıkları aşırı cezaların günahtan arıtıcı ya da cezalandırıcı yanı geleneksel Amerikan değerleriyle tam bir uyum içinde olan katı ilkeci, cinsel öğeye ağırlık veren bir aktöre anlayışını yansıtmaktadır; buna karşılık, kanlı sinemanın toplumsal işlevi alabildiğine özgürlük getiricidir. Beyaz perdeye şiddet ve gerçeklik sorununu dolaylı olarak getirmekle, sıkı denetimi en son sakınımlarında zorlamış, son yasakları ortadan kaldırmış, böylece denetimi özgürleşmiştir. İster bir alt tür, ister yineleme sinemasının giriştiği bir serüven ya da sıradan bir uzantı olsun, kanlı sinemanın çağdaş sinema üzerinden silinmez etkileri olmuştur ve bu etki sonunda yedinci sanata yarar sağlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">PHILIPPE ROSS</p>
<p style="text-align: justify;">iyi&#8221;kötü film&#8221; için çeviren: Anıl DEMİRTAŞ</p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iyikotufilm.com/kanli-sinema/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>I Spit On Your Grave (1978)</title>
		<link>http://iyikotufilm.com/i-spit-on-your-grave-1978/</link>
		<comments>http://iyikotufilm.com/i-spit-on-your-grave-1978/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Feb 2009 20:48:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tolga Demirtaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[İstismar Filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[Camille Keaton]]></category>
		<category><![CDATA[Day of The Woman]]></category>
		<category><![CDATA[I Hate Your Guts]]></category>
		<category><![CDATA[I Spit On Your Grave]]></category>
		<category><![CDATA[İntikam filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[İstismar Sineması]]></category>
		<category><![CDATA[Last House on the Left]]></category>
		<category><![CDATA[Meir Zarchi]]></category>
		<category><![CDATA[The Rape And Revenge of Jennifer Hill]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iyikotufilm.com/?p=135</guid>
		<description><![CDATA[1978 yapımı Meir Zarchi’nin (ilk filmi olduğunu belirtelim)  yönettiği kült bir film I Spit On Your Grave. Açık bir şekilde bir tecavüz ve intikam filmi. Film çekildiği 70lerde oldukça ün salmış ve tartışılmış. “Day of The Woman”, “I Hate Your Guts”, “The Rape And Revenge of Jennifer Hill” gibi isimlerle de bilinen bir film. Genelde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-136" title="spit" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/02/spit-211x300.jpg" alt="spit" width="211" height="300" />1978 yapımı Meir Zarchi’nin (ilk filmi olduğunu belirtelim)  yönettiği kült bir film I Spit On Your Grave. Açık bir şekilde bir tecavüz ve intikam filmi. Film çekildiği 70lerde oldukça ün salmış ve tartışılmış. “Day of The Woman”, “I Hate Your Guts”, “The Rape And Revenge of Jennifer Hill” gibi isimlerle de bilinen bir film.</p>
<p style="text-align: justify;">Genelde bu tür tecavüz ve intikam filmlerinde konu oldukça basittir. Masum bir kız bütün masumiyetini korkunç tecavüzcüler tarafından yitirir. Hayatı tamamıyla altüst olur. Suçluları ortadan kaldırmadığı sürece hayatına devam edemez. İntikamını aldıktan sonra yeni hayatına başlar. Ana tema ise erkeklerin ne kadar acımasız, kaba ve egoist olduğu üzerine kuruludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu filmde de konu ve konunun akışı gayet basit ve açık,  kısaca özetleyecek olursak, yazar olan Jennifer Hill genç, özgür ruhlu birisidir. Yazmayı planladığı yeni romanı üzerinde çalışmak için New York’da yaşadığı evinden uzun bir tatil için Connecticut’a gider. Daha sonra burada yaşayan 4 kişilik bir arkadaş grubunun dikkatini çeker. Kıza tecavüz ederler. Defalarca. Daha sonra içlerinden birisini kızı öldürmek üzere eve yollarlar fakat kızı öldüremez. Geri döndüğünde ise onu öldürdüğünü söyler. Film bundan sonra kurbanımızın kanlı intikam sahneleri ile devam eder. Bu arada şunu da belirtelim başrol oyuncusu Camille Keaton ( Buster Keaton’ın torunu olur kendisi ) filmde heyecanlandırıcı bir performans sergilemiş. Zaten oyuncu bu rolüyle  Katalonya Uluslararası Film Festivali’nde de En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanmış.<span id="more-135"></span><img class="alignright size-medium wp-image-137" title="spit2" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/02/spit2-300x163.jpg" alt="spit2" width="300" height="163" />Filmdeki atmosfer, sessizlik, karakterin yalnızlığı, tecavüz sahneleri, bol kan ve insanda uyanan acı hissi filmi özel kılıyor. Filmde müzik yok, yıldız oyuncular yok, bolca vahşet ve kısa diyaloglar mevcut. Oldukça kısıtlı bütçesi olan bir film.</p>
<p style="text-align: justify;">Film bazıları tarafından yapılmış en kötü filmlerden birisi olarak kabul edilse de, bazı kesimler tarafından tarafından da oldukça beğenilmiş .(özellikle kadınlar) Çünkü ne olursa olsun Jennifer hiç yılmıyor ve bütün gücüyle intikam almaya çalışıyor. Şiddet ve tehditle başa çıkamayınca ise elindeki en önemli kozu kullanıyor; kadınlığını. Filmde erkeklerin cinsel egoları ve kadınların erkekler üzerindeki güçleri oldukça baskın bir biçimde işleniyor. Bu filmle güçlü bir kadın kahraman yaratılıyor. Yönetmen beyaz perdeye hikâyeyi bir kadın gözüyle anlatıyor.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-138" title="spit3" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/02/spit3.jpg" alt="spit3" width="602" height="325" /></p>
<p style="text-align: justify;">I Spit On Your Grave,de tecavüz sahneleri oldukça vahşi ve izlemesi gerçekten oldukça güç. Ayrıca sahneler bir o kadar da uzun, izleyicinin hayal gücüne hiçbir şey bırakmıyor. Belki de sinema tarihinin en sert tecavüz sahnelerini barındırıyor film. Yaklaşık 100 dakika olan filmin 45 dakikası tecavüz sahnelerinden oluşuyor. İntikam sahneleri, tecavüz sahneleri kadar vahşi değil. Ayrıca filmde Gore sahneleri görmek mümkün ama kopan insan parçaları türünden sahneler değil bunlar. Baise Moi‘deki gibi porno şeklinde değil direkt olarak yüzleri görüyoruz. Gerçekten rahatsız edici. Dönemin diğer istismarlarında olduğu gibi gerçekçilik ise had safhada.</p>
<p style="text-align: justify;">Filmin her izleyiciye hitap etmeyeceği de aşikâr. Fakat Wes Craven’in “Last House On The Left” ini, Sam Peckinpah’ın “Straw Dogs” unu, Jorge Grau’nun “Coto De Caza” sını yada “Deliverance”i beğendiyseniz bunu da beğeneceksinizdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.otekisinema.com/?p=2924">Öteki Sinema</a>&#8216;da yazdığım kendi yazımdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iyikotufilm.com/i-spit-on-your-grave-1978/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Last House on the Left (1972)</title>
		<link>http://iyikotufilm.com/the-last-house-on-the-left-1972/</link>
		<comments>http://iyikotufilm.com/the-last-house-on-the-left-1972/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Feb 2009 13:51:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tolga Demirtaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[İstismar Filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[Korku Filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[70ler sineması]]></category>
		<category><![CDATA[David Hess]]></category>
		<category><![CDATA[Last House]]></category>
		<category><![CDATA[Last House on the Left]]></category>
		<category><![CDATA[Wes Craven]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://iyikotufilm.com/?p=61</guid>
		<description><![CDATA[Was Craven in gençliğinde yazıp yönettiği son derece ilginç, etkileyici bir film. Eleştirmenler tarafından şiddet istismarı sinemanın en nefret addedilen,  bazı ülkelerde yasaklanan ve ABD’de Craven’in filmlerinin piyasada en zor bulunanıdır.  The Last House on The Left. Şiddetin sinemada temsili açısından ilk örneklerini veriyor… Filmin çekimleri 1971 yılında 4 haftada tamamlanıyor.  Film belirli bir gerçek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-full wp-image-62" title="last1" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/02/last1.jpeg" alt="last1" width="88" height="130" />Was Craven in gençliğinde yazıp yönettiği son derece ilginç, etkileyici bir film. Eleştirmenler tarafından şiddet istismarı sinemanın en nefret addedilen,  bazı ülkelerde yasaklanan ve ABD’de Craven’in filmlerinin piyasada en zor bulunanıdır.  The Last House on The Left. Şiddetin sinemada temsili açısından ilk örneklerini veriyor…</p>
<p style="text-align: justify;">Filmin çekimleri 1971 yılında 4 haftada tamamlanıyor.  Film belirli bir gerçek olaydan esinlenmiş olmamasına karşın “tanık olacağınız olaylar, gerçektir” ibaresiyle başlıyor.Filmin konusundan bahsedicek olursak Tipik bir Amerikan ailesi olan Collingwoodların tek çocuğu olan Mari ve kız arkadaşı Phyllis ile birlikte Bloodlust adlı bir rock grubunun konserine gidecektir. Mari’nin ailesi ile birlikte aralarında kuşak çatışmasının olduğunu gösterir bazı konuşmalar geçer. Mari’nin babası bu grubun konserlerinde canlı civcivleri öldürdüğünü söyler ve kızına (Mari ) “siz aşk nesli değilmiydiniz?” diye sorar ve kızına konser dönüşü kutlayacakları doğum günü hediyesi olarak barış amblemli bir kolye armağan eder. Kızlar konsere giderken yolda radyo iki tehlikeli suçlunun hapisten kaçtığını duyurur.</p>
<p style="text-align: justify;">Filmde daha sonra bu tehlikeli sapıkları tanıtır. İki rahip ve bir rahibeyi öldürmüş olan Krug (Freddy Krugger: Craven’in Elm Sokağı Kabusundaki Freddy’nin isim babası olsa gerek ), arkadaşı sansar, uyuşturucu bağımlısı oğlu Junior ve metresi Sadie. Sadie eşit temsili sağlamak amacıyla bir kaç kız buluncaya kadar Krug’la cinsel ilişkiyi reddeder. Bu arada Mari ve Phyllis , uyuşturucu ararken Junior’a rastlarlar ve ucuz mal vaadiyle kandırılarak sapıkların evinde tutsak alınırlar. Bu arada Mari’ nin ailesi evde mutlu bir doğum günü için parti hazırlıkları yapmaktadırlar. Ertesi gün sapıklar kızları arabanın bagajına atıp yola koyulurlar.  Ama tesadüfen arabaları Mari’nin evinin yakınlarında bozulur. Grup kızları da alıp eğlenmek için ormana girer. Öte yandan kızları eve gelmeyen Colingwoodlar şerife haber verirler. Şerif ve adamları yolda sapıkların terkedilmiş arabasını görür ama duruma pek önem vermez. Daha sonra polis telsizinde arabanın kaçan sapıklara ait olduğunu öğrenirler. Bu arada sapıklar ormanda kızlara türlü eziyet ve aşağılamalara maruz bıraktıktan sonra zalimce öldürürler. Sapıklar gölde yıkanıp temizlendikte sonra bir araba tamircisi bulmak için en yakın eve (colingwoodlarınki!)giderler.<span id="more-61"></span><img class="alignright size-medium wp-image-63" title="last2" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/02/last2-300x159.jpg" alt="last2" width="300" height="159" />Evde telefon bozuktur ve iyi kalpli Colingwoodlar gençlere geceyi evlerinde geçirmelerini önerirler. Grup kendilerini seyyar satıcı olarak tanıtsada durumlarında bir gariplik olduğu bellidir. Kaldıkları yatak odasında Mari’nin resmilerini gören sapıklar kimin evinde olduklarının farkına varırlar. Sansar kabuslar görür. Mari’nin annesi doğum günü hediyesi olarak aldıkları gerdanlığın Junior’da olduğunu görür. Daha sonra evlerinin biraz ilerisindeki göl kenarında kızlarının cesedini bulurlar. Karı-koca intikam planları yaparlar. Kadın sansarı kandırır, evin dışına çıkarıp ormanda oral seks yapar ve sansarın cinsel organını dişleriyle koparır. Daha sonra sansarı bıçaklar. Evde de Mari’nin babası Krugla Junior’un münakaşası sırasında bundan faydalanarak elektrikli testere ile Krug’u haklar şerif ve yardımcısı içeri son anda girer ve işini bitirmekte olan elektirikli testereden fışkıran kanlar yüzlerine sıçrar.</p>
<p style="text-align: justify;">The Last House on the Left filminde özellikle sapıkların ellerine geçirdikleri kızlara uyguladıkları şiddeti gösteren sahneler gerçekten rahatsız edici. kızların basitçe ırzlarına geçilerek öldürülmeleri değil, onların kırılacak şekilde aşağılanmaları ve eziyete uğramaları ( Mari’nin önce ayakta dururken pantolonunun içinde altına işemeye zorlanması ve sonra her iki kızın soyunup bir birleriyle sevişmeye zorlanması) ve özellikle acı çekecek şekilde fiziki şiddete maruz kalmaları( Sansarın Phyliss i sırtından bıçakladıktan sonra yerde tekmelemesi ve sonra bağırsaklarını deşip dışarı çıkarması(bu sahne filmin bazı kopyalarında bulunmamaktadır)Krug’un Mari’nin göğsüne bıçakla adını yazması ve kız acı içinde kıvranırken ırzına geçmesi) söz konusu.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="aligncenter size-full wp-image-64" title="last3" src="http://iyikotufilm.com/wp-content/uploads/2009/02/last3.jpg" alt="last3" width="216" height="143" />Filmin sevilmesi yarattığı etkiyi gerçekleştirebilmesi aslında pek çok nedene bağlı. Belirtmekte fayda var ki sapıkların lideri rolundeki Krug ( David Hess ) ilk oyunculuk deneyimi olmasına karşın usta oyunculara taş çıkartacak bir performans sergilemiş. Öte yandan Phyllis’ in bağırsaklarının deşildiği sahnede kasten daha düşük çözünürlülükte film kullanılması gibi bilinçli tercihlerden, görüntü yönetmeninin belgesel filmlerde çalışarak yetişmiş bir kameraman olmasıda filme sanki sinema için yapılmış bir film değilde, bir grup sapığın gizli bir amatör kamerayla çekilmiş görüntüleri ya da bizzat sapıkların kendileri tarafından çekilmiş hissi uyandırıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.otekisinema.com/?p=1383">Öteki Sinema</a>&#8216;da yazdığım kendi yazımdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://iyikotufilm.com/the-last-house-on-the-left-1972/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

