





Sinemanın parlak spotlarından uzak kalmış ama en az onlar kadar ilgiyi hak eden iyi "kötü film" lerin Tolga Demirtaş tarafından masaya yatırıldığı bu siteye hoşgeldiniz.


Çetin İnanç İstismar Filmleri B-Film Blaxploitation B Movie Dario Argento David Cronenberg Edwige Fenech Emmanuelle Erotik Yeşilçam Exploitation George Eastman Giallo Gore Hammer Film Productions I Spit On Your Grave Italian Trash Jess Franco Jesus Franco Joe D’Amato Joe D'Amato Lucio Fulci Mario Bava Nikkatsu Roger Corman Sergio Martino Sexploitation Slasher Sylvia Kristel Zerrin Doğan
Vampiros Lesbos yönetmenliğini Jesus Franco’nun yaptığı, Bram Stoker’ın kısa hikayesi “Dracula’s Guest” den esinlenmeler taşıyan, bir erotik gerilim filmi. Avrupa istismar sinemasının oldukça başarılı işlerinden olan bu film, kimilerine göre Franco’nun da ustalık eserlerinden birisi.
Filmin konusu kısaca şöyle; Linda Westinghouse (Ewa Strömberg) Simpson&Simpson avukatlık bürosunda çalışan bir avukattır. Rüyalarında ise sürekli kendisini çağıran bir kadın görmektedir. Bir miras olayı ile ilgili görüşmek üzere genç ve güzel kontes Carody’nin (Soledad Miranda) adadaki evine gider. Nadine Carody’e Kont Dracula’dan miras kalmıştır. Nadine’in büyüleyici güzelliğinden etkilenmemenin imkanı yoktur ve Linda’nın rüyalarında kendisi çağıran kadın Kont Dracula tarafından vampire dönüştürülmüş Nadine’den başkası değildir. Nadine ile aralarında başlayan yakınlaşma filmin de temellerini oluşturur. Bu yakınlaşmadan rahatsız olan Linda’nın erkek arkadaşı, okültizm ile ilgilenen bir doktordan yardım alır ve Linda’yı Nadine’nin etkisinden kurtarmaya çalışır.
Filmi Türk izleyiciler için ilginç kılan en büyük etken ise filmin İstanbul’da geçiyor olması. İstanbul’u Jess Franco’nun gözünden hem de en önemli filmlerinden birisinde izlemek heyecan verici. Filmi daha önce DVD de seyretmiş olmama rağmen İstanbul Film Festivali kapsamında, beyazperdede izlemek ayrı bir keyifti. Bu keyfi salonu dolduran birçok kişi yaşayamamış olsa da (saçma sapan sebeplerle olur olmaz her şeye gülen bir izleyici topluluğu) benim için güzel bir deneyimdi.
Bir vampir filmi olmasına karşın filmde alışılagelmiş olan Hıristiyan imgelerine (kilise, haç vb.) rastlanmayıp bolca camii görüntüsüne yer verilmiş.
» yazının devamı

Bastille isyanı sırasında çıkan kargaşa sırasında Marquies De Sade’ın el yazmaları kayboldu. Bir süre sonra el yazmaları bulundu, 14 Temmuz 1789 günü Justine’in el yazması boş bir hücrede duruyordu (Cent vingt journees de Sodome ile birlikte.). Kısa bir süre sonra yayınlandı fakat Sade’ın asla bulunamayacağını sandığı eserleri edebiyat tarihinin ölümsüz eserleri arasındaki yerini aldı.
Justine, Sade’ın en bilinen eserlerinden biridir. Romanda bir manastırdan ayrılan Justine adındaki genç bir kızın başına gelen olaylar anlatılmaktadır. Buraya kadar her şey basit gibi görülebilir fakat Justine’in başından geçenler Sade’ın ahlak, din, toplum ve cinsellikle ilgili felsefi alt yapısını oluşturmaktadır.
Sade’ın romanlarında tanrıya meydan okuma ve kötülükten haz alma durumu vardır. Kuşkusuz Sade asi bir materyalistti ve kötülüğü seviyordu. Sevdiği kötülüğü mahkum eden ise “İyilik”ti. Sade’ın bütün eserlerinde kötülük arzu edilen ve istenilen bir şeymiş gibi görünür. Fakat anlatmak istediği şeyi anlatma yolunu kötülükte bulmuştur.
Justine beyazperdeye de birçok kez uyarlandı. İyi “Kötü Film” konseptine uyan birkaç Justine uyarlamasını da kısaca sizlerle paylaşmak istedim.
» yazının devamı

W.I.P. filmleri (Woman in Prison) 1950′li yılların sonunda başlayan ve günümüze kadar devam eden bir istismar alt türüdür.
Bu filmlerin öykülerinin ortak özelliği hapishanede geçmesi ve kadınların burada gardiyanlar ya da hemcinsleri olan diğer mahkumlarca cinsel istismara ya da fiziksel şiddete maruz kalmasıdır.
50′li yılların sonunda demir parmaklıklar ardında geçen bu filmler ilk ortaya çıktığında, gerçekçi bir hapis hayatı ve mutsuzluğu tasvir etme amacıyla çekilen dramatik filmlerdi. Ayrıca yasaları ihlal etmenin sonuçları hakkında sosyal mesajlar da veriyordu.
70′li yıllara geldiğimizde sosyal mesajlar yerlerini erkek izleyicinin fantezilerini canlandırmaya bıraktı. 70′li yıllardaki sansür yasalarının değişmesi ve sansürün sınırlarının daraltılmasıyla filmler erkek izleyici için daha cazip bir hal aldı. Fetişizm, röntgencilik, grup duş sahneleri, bayan dövüşü, taciz, tecavüz, işkence ve zulüm filmlerin olmazsa olmazları arasında girmekte.
» yazının devamı

Macumba Sexual yönetmen Franco’nun 15 yıl farklı ülkelerde çalıştıktan sonra geldiği İspanya’da Golden Production şirketiyle beraber yaptığı ilk filmlerden bir tanesidir. Golden Production Franco’ya filmlerini özgürce yapmasına olanak tanımıştır.
Filmi kısaca özetleyecek olursak, Alice ( Lina romay ) erkek arkadaşıyla Kanarya Adalarına tatile gider. Bütün günlerini güneşlenerek ve aşklarını tazeleyerek geçirirler. Aynı zamanda erkek arkadaşı bir roman üzerinde çalışmaktadır. Her şey çok güzeldir. Fakat Alice korkunç kabuslar görmeye başlar. Uzun boylu, koyu tenli bir kadın ve yanında iki evcil “hayvan”. Kabuslar devam eder ve bir gün Alice patronundan bir telefon alır. Emlakçı olan Alice’e patronu Prenses Obongo’yu ( filmde Obongo’yu transseksüel Ajita Wilson canlandırıyor )görmesini; çünkü kadının evlerinden birisini almak istediğini söyler. Alice Prensesle karşılaşınca kadının kabuslarındaki kişi olduğunu görür.
Filmde gerçeklik ve fantezi artık bulanıklaşmaya başlar. Franco bizi öyle bir yere sürükler ki artık neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğunu anlamak zorlaşır ve işte bu yüzden film ilginç bir güzellik kazanır. Filmde diyaloglar oldukça az tutulmuş. Şu aşikâr ki Franco’nun niyeti hikayeyi görsel olarak izleyiciye sunmak ve bunda da oldukça başarılı.
