





Sinemanın parlak spotlarından uzak kalmış ama en az onlar kadar ilgiyi hak eden iyi "kötü film" lerin Tolga Demirtaş tarafından masaya yatırıldığı bu siteye hoşgeldiniz.


Çetin İnanç İstismar Filmleri B-Film Blaxploitation B Movie Dario Argento David Cronenberg Edwige Fenech Emmanuelle Erotik Yeşilçam Exploitation George Eastman Giallo Gore Hammer Film Productions I Spit On Your Grave Italian Trash Jess Franco Jesus Franco Joe D’Amato Joe D'Amato Lucio Fulci Mario Bava Nikkatsu Roger Corman Sergio Martino Sexploitation Slasher Sylvia Kristel Zerrin Doğan
Nunsploitation filmleri İstismar filmlerinin bir alt türü olup 1970’li yıllarda altın çağını yaşamıştır. Bu filmler genellikle Hıristiyan rahibelerin manastır yaşamlarını konu almış, dini ve cinsel baskı üzerine kurgulanmışlardır. Özellikle filmlerdeki konular Ortaçağ Avrupa’sının karanlık yönlerinden beslenmektedir.
Rahibelerle ilgili çarpık ilişkilerin konu alındığı dal sadece sinemayla da kalmıyor. Rahibelerin çarpık ilişkileriyle ilgili yazılı belgelerin tarihi 14. yy’a kadar uzanıyor. Gabriel De Lavergne’in The Love Latters of a Porteguese Nun (1669) romanı bu konuyla ilgili yazılan ilk romanlardan biri. Roman, Jess Franco tarafından 1977 yılında Love Letters of a Portuguese Nun adıyla sinemaya uyarlanmıştır.
Günahkâr Rahibelerle ilgili yazılı örneklerin ilki ise Giovanni Boccaccio’nun Decameron eserinde geçen bir öyküdür. Bu öykü yönetmen Pier Paolo Pasolini tarafından sinemaya 1971 yılında The Decameron aka Il Decameron adıyla uyarlanmış ve bu türün ilk örneklerinden biri olarak karşımıza çıkmıştır. Öyküde ve filmde bir manastırda çalışan sağır ve dilsiz bir gencin bunu fırsat bilen ve başlarının belaya girmeyeceğini düşünen rahibelerin seks oyuncağı haline gelmesi anlatılır. Fakat bir gün gelir genç buna daha fazla dayanamamış olacak ki dili çözülür. The Decameron (1971) aynı zamanda İtalya’da baş gösteren seks-komedilerinin de öncü filmlerinden biridir. 1922 yapımı Häxan filmi ise bu türün habercilerinden biri olarak karşımıza çıkar. G. Boccaccio dışında Diderot, Stendhal gibi tanınmış bir çok yazar manastırda yaşanan çarpık ilişkileri ve aşk hikayelerini yazmışlar ve bu eserlerin bir çoğu günümüzde beyazperdeye uyarlanmıştır.
» yazının devamı

Olga filmleri 60’lı yıllarda yapılan
sexploitation türünde bir seridir. Olga’s Girls ise bu serinin ikinci filmi olarak 1964 yılında Joseph Mawra tarafından çekilir. Serinin ilk filmi White Slaves of Chinatown ve sonuncu yani üçüncüsü Olga’s House of Shame de yine aynı yönetmene aittir. Serinin üç filminin de yapımcısı 50’li yıllarda yaptığı Z filmler ve 60’lı yıllardaki sexploitation filmleriyle tanınan George Weiss’dir. 1953 yapımı bir cinsiyet değiştirme hikayesinin anlatıldığı Glen or Glenda filmi Weiss’in en bilinen işidir.
60’ların başında sinemada sleaze ve gore unsurlar yeni yeni görünmeye başlarken, bu üçleme bu unsurları içeren en dikkat çeken istismar filmlerinin başında gelir. Olga filmleri aynı zamanda Jess Franco için de Ilsa serisi açısından büyük bir ilham kaynağı olmuştur. Beyaz kadın ticareti, uyuşturucu, kaçakçılık, işkence dolu bu seri, çoğu kişi tarafından 30 ve 40’lı yılların klasik exploitation filmlerine bir gönderme şeklinde tanımlanır. Tabii ekstra sleaze unsurlar içererek…
Olga (Audrey Campbell) yerel bir mafya ile bağlantılı çalışan, etrafında kirli işleri yaptırmakta kullandığı kadınların olduğu, bir yer altı çetesinin lideridir. Oldukça zalim, en ufak bir hatayı bile kabul etmeyen Olga, yanındaki kadınları fuhuş yaptırmak ve uyuşturucu ticareti için kullanmaktadır. İstemediği ya da yanlış bir durum olursa kadınlara eziyet etmekten hiç çekinmez. İçlerinden bir kızın muhbirlik yaptığını öğrenir ve gerçekleri öğrenmenin onun için birinci yolu işkencedir.
» yazının devamı

Gerçek ismi Soledad Rendón Bueno olan güzel yıldız, 9 Temmuz 1943 yılında Portekizli bir ailenin çocuğu olarak Sevilla’da doğdu. 60lar boyunca birçok filmde rol alan bu İspanyol güzelin olağanüstü güzelliği ve genç yaşta amansız ölümü kendisini adeta bir efsane haline getirdi.
Çok küçük yaşlardan itibaren oyuncu olmanın hayalini kuran Soledad Miranda, kariyerine henüz 8 yaşındayken Flamenko dansçısı ve şarkıcı olarak başladı. İlk filmini ise henüz 16 yaşındayken çeken oyuncu, bu filmde bir dansçı rolündeydi. İlerleyen yıllarda böylesi bir güzellik tabii ki yönetmenlerin ve yapımcıların da dikkatinden kaçmadı ve çoğunluğu İspanya’da olmak üzere birçok komedi, drama, B filmi ve korku filminde yer aldı. 1960 yılından öldüğü 1970 yılına kadar yaklaşık 35 filmde yer aldı güzel aktrist. Kariyerindeki en büyük olay ise efsane yönetmen Jess Franco ile tanışması oldu. Yönetmenin Kont Dracula ve Vampiros Lesbos gibi kült klasiklerinde rol alan Miranda, adeta Jess Franco’nun fetiş oyuncusu oldu. Kendisinden çoğu zaman Franco’nun harika keşfi diye bahsedilen Miranda’nın 18 Ağustos 1970 yılında eşiyle birlikte yaptığı bir araba kazası sonucu yaşamını kaybetmesi, arkadaşları, ailesi, sevenleri için olduğu kadar Jess Franco için de büyük bir yıkım oldu. Kazayı geçirmeden çok kısa bir süre önce bir Alman film yapımcısından belki de kendisine büyük bir star olmanın kapılarını aralayacak olan bir film teklifi geldi. Fakat ani ölümü buna imkan vermedi.
» yazının devamı

Vampiros Lesbos yönetmenliğini Jesus Franco’nun yaptığı, Bram Stoker’ın kısa hikayesi “Dracula’s Guest” den esinlenmeler taşıyan, bir erotik gerilim filmi. Avrupa istismar sinemasının oldukça başarılı işlerinden olan bu film, kimilerine göre Franco’nun da ustalık eserlerinden birisi.
Filmin konusu kısaca şöyle; Linda Westinghouse (Ewa Strömberg) Simpson&Simpson avukatlık bürosunda çalışan bir avukattır. Rüyalarında ise sürekli kendisini çağıran bir kadın görmektedir. Bir miras olayı ile ilgili görüşmek üzere genç ve güzel kontes Carody’nin (Soledad Miranda) adadaki evine gider. Nadine Carody’e Kont Dracula’dan miras kalmıştır. Nadine’in büyüleyici güzelliğinden etkilenmemenin imkanı yoktur ve Linda’nın rüyalarında kendisi çağıran kadın Kont Dracula tarafından vampire dönüştürülmüş Nadine’den başkası değildir. Nadine ile aralarında başlayan yakınlaşma filmin de temellerini oluşturur. Bu yakınlaşmadan rahatsız olan Linda’nın erkek arkadaşı, okültizm ile ilgilenen bir doktordan yardım alır ve Linda’yı Nadine’nin etkisinden kurtarmaya çalışır.
Filmi Türk izleyiciler için ilginç kılan en büyük etken ise filmin İstanbul’da geçiyor olması. İstanbul’u Jess Franco’nun gözünden hem de en önemli filmlerinden birisinde izlemek heyecan verici. Filmi daha önce DVD de seyretmiş olmama rağmen İstanbul Film Festivali kapsamında, beyazperdede izlemek ayrı bir keyifti. Bu keyfi salonu dolduran birçok kişi yaşayamamış olsa da (saçma sapan sebeplerle olur olmaz her şeye gülen bir izleyici topluluğu) benim için güzel bir deneyimdi.
Bir vampir filmi olmasına karşın filmde alışılagelmiş olan Hıristiyan imgelerine (kilise, haç vb.) rastlanmayıp bolca camii görüntüsüne yer verilmiş.
» yazının devamı

İşlerin yoğunluğundan es geçtiğim üzücü bir haberi sizlerle paylaşmak istedim. Arjantin’in Roger Cornman’ı olarak adlandırılan aktör, yönetmen, senarist Emilio Vieyra geçtiğimiz günlerde hayata veda etti.
Kariyerine oyunculukla başlayan Vieyra ilk oyunculuk deneyimini 1950 yılında Hombres a precio filmiyle gerçekleştirir. 1962 yılında başladığı yönetmenlik kariyeri boyunca akıllarda kalan en iyi filmi Sangre de virgines aka Blood of the virgins (1967) filmidir. Arjantin’de yasaklanan film aynı zamanda Arjantin’in ilk vampir filmidir. Yönetmenin diğer en bilinen filmleri ise; The Curious Dr. Humpp aka La venganza del sexo (1969) and Feast of Flesh aka Placer Sangriento (1967)’dur. Sengre De Virgines (1967) Jean Rollin esintileri taşırken, The Curious Dr. Humpp (1969) ise Jess Franco’nun Dr. Orloff’uyla benzerlikler gösterir.
Dönemin düşük bütçeli film yönetmenleri gibi birçok istismar alt türünde de örnekler veren yönetmenin keşfedilmeyi bekleyen filmleri Mondo Macabro tarafından kötü film severlerin hizmetine sunulmuştur.
» yazının devamı
