





Sinemanın parlak spotlarından uzak kalmış ama en az onlar kadar ilgiyi hak eden iyi "kötü film" lerin Tolga Demirtaş tarafından masaya yatırıldığı bu siteye hoşgeldiniz.


Çetin İnanç İstismar Filmleri B-Film Blaxploitation B Movie Dario Argento David Cronenberg Edwige Fenech Emmanuelle Erotik Yeşilçam Exploitation George Eastman Giallo Gore Hammer Film Productions I Spit On Your Grave Italian Trash Jess Franco Jesus Franco Joe D’Amato Joe D'Amato Lucio Fulci Mario Bava Nikkatsu Roger Corman Sergio Martino Sexploitation Slasher Sylvia Kristel Zerrin Doğan
Bir gün İtalya’dan Antonio Gragnaniello isimli bir araştırmacı tarafından gelen mail sayesinden haberdar oldum bu filmden. Mailde çok fazla bilinmeyen fantastik filmler hakkında bir kitap yazdığından bahsediyor ve bu filme ulaşmak için benden yardım istiyordu. Mailden sonra filmi bir süre aradım fakat sonuç alamadım. Geçtiğimiz haftaya kadar… Geçtiğimiz hafta eskiden video dükkanı işleten bir videocudan aldığım yüklü miktardaki video kasetlerin arasında rastladım Şüphenin Bedeli filmine.
Filmin ilk 15 dakikasında video kasetten kaynaklanan bir ses kaybı olsa da görüntü kalitesinde ve sonraki dakikalarda izleme konusunda her hangi bir sıkıntı çekmedim.
Filmin yönetmeni Yeşilçam’ın emektar isimlerinden Mehmet Alemdar. Alemdar, 1970 yılında kurduğu Alemdar Film şirketiyle birçok filmin prodüksiyonunu üstlendi. 1972 yılında Yönetmen Semih Evin’in asistanlığını da yapan Mehmet Alemdar daha sonraki yıllarda Çetin İnanç’la da çalıştı. Bu beraberliğin varlığı çoğu filmde olduğu gibi bu filmde de kendini hissettiriyor.
Filmin konusu ise şöyle: Sırma (Şehnaz Dilan), geçmişte başından kötü bir olay geçmiş, bir sapık tarafından tecavüze uğramış genç ve güzel bir kadındır. Kocası Sinan’la (Cemal Gencer) birlikte bu kötü olayın izlerini silmek için başka bir yere taşınmışlardır. Fakat Sırma bu olayın şokunu üzerinden atamaz. Sürekli bu olayla ilgili sanrılar ve kabuslar görmektedir. Sinan ise filmin başında eşiyle oldukça ilgili görünmekteyken filmin ilerleyen bölümlerinde gittikçe karısından uzaklaşmakta ve gizemli bir havaya bürünmektedir.
» yazının devamı

Sinema tarihi boyunca insan olmayan varlıkları konu alan canavar temalı filmler büyük ilgi çekmiştir. Bunlardan bazıları hayal ürünü olmasına karşın bir kısmı da gerçek, var olan canlılardan yaratılmış canavarlardır. Dev karıncalar, örümcekler, timsahlar, goriller ve tabii ki köpekbalıkları!
Peter Benchley’in aynı adlı romanından uyarlanan “Jaws” sharksploitation janrını başlatan film olmuştur. Bu filmden sonra “Jaws” bir seri olmuş ve katil köpekbalığı temalı filmler beyazperdede boy göstermeye başlamıştır. Türün filmleri kimi zaman büyük bütçelere sahip yapımlar olurken bazıları ise oldukça düşük bütçeyle, neredeyse trash sınıfına girecek filmlerdi. İtalyan istismar sinemasının kötü ünlü yönetmenleri Bruno Mattei ve Joe D’Amato da bu türe ait filmler yapmıştır. Türk sinemasında da ana teması köpekbalığı olmasa da Jaws’tan etkilenildiği açıkça belli olan yönetmenliğini Çetin İnanç’ın yaptığı, başrolünde Cüney Arkın’ın oynadığı Çöl (1983) filmini sayabiliriz.
Benchley’in romanında şişman gazeteci Meadows, Şerif Brody’e: “Köpekbalıkları baltalı katiller gibidir, Martin. Onlarda kontrol edilemeyen bir çılgınlık ve kötülük vardır” der. Filmde de gördüğümüz gibi şişman gazeteci Meadows söylediklerinde oldukça haklıydı. Film geçtiğimiz yıllarda (2005) 30’uncu yıldönümü şerefine özel bir DVD’si piyasaya sürüldü. Jaws’dan sonra hiçbir köpekbalığı filmi onun elde ettiği başarıya ulaşamadı. Bunun sebeplerinden birisi de insanlar üzerinde o derece büyük bir etki yaratamaması ve gerçekçiliği yakalayamamasıydı.
» yazının devamı

Ninja filmleri özellikle 70lerin sonunda ve 80li yıllarda dünya pazarında oldukça iyi iş yapıyordu. Ülkemizde de 80li yıllardaki video furyası döneminde en çok talep edilen filmlerin başında vurdulu kırdılı filmler gelmekteydi. Bu dönemde Yeşilçam filmlerinde jönler karate filmlerinden fırlamışçasına döner tekmeler savuruyor ve rakiplerini alt ediyordu. Karate filmlerimizin gelmesi gecikmedi ama yerli yapım bir Ninja filmine Türk izleyicisi ne tepki verecekti, bu bir soru işaretiydi. Türk Sineması’nın Jet Rejisör lakaplı yönetmeni Çetin İnanç, o dönemde birçok ortak yapıma imza attığı Cüneyt Arkın’ la “Dünyayı Kurtaran Adam”dan sonra yine fantastik bir projeye imza atıyorlardı: Ölüm Savaşçısı.
Film bir grup Ninja’nın çimenlik bir arazideki antrenmanı ile açılıyor. Ninjaları alışılageldik siyah kıyafetleri ile değil beyaz karate GI giysisi ile görüyoruz. Daha sonra liderleri olduğu anlaşılan siyah GI kıyafetli bir adam Ninjaların arasında beliriyor. Ve o sırada o kişiden geldiğini anladığımız bir dış ses kulaklarımızda yankılanıyor: “Bu gece ay doğarken yarasalar, Ninjalar yeniden canlanacak. Ölülerimiz toprağın altından çıkacak. Düşmanlarımız korkudan çıldıracak; çığlık ve feryatlar dünyayı saracak. Ölüm savaşçısı bunları duyacak ve sonsuz savaş başlayacak: İntikam savaşı.” Bu cümlelerden sonra bizi neyin beklediğini az çok tahmin etsek de filmi izledikten sonra hayal dünyamızı ne kadar sınırlı tuttuğumuzun farkına varıyoruz.
Ölüm Savaşçısı filminde Çetin İnanç’ın 1982 yapımı Son Savaşçı filminden eklenen birçok sahne mevcut. Bu bana Ninja filmlerinin usta yönetmeni Godfrey Ho’yu anımsattı. Godfrey Ho da birçok filminde eski filmlerinden ya da başka filmlerden sahneler eklemesi ile ün yapmış bir yönetmendir. Ölüm Savaşçısı filmi muadili olan Asya yapımı Ninja filmlerine konu olarak benzese de nitelik olarak fantastik bir yapım.
» yazının devamı

80′li yıllarla birlikte Yeşilçam’ın içi iyice boşalmış piyasa Arabesk şarkıcıların eline geçmeye başlamıştı. Seks furyası filmleri bile artık iş yapmamaya başlıyordu. Televizyonun da evlere iyice yerleşmesi ve video furyasıyla birlikte Yeşilçam son çırpınışlarıyla dönemin arabesk şarkıcılarına sarılıyordu.
Televizyonu artık evlerimizden, odalarımızdan, kısaca ve en geniş anlamıyla söylersem mahremiyetimizden ayıramayacağımız kesindi. Türkiye gibi çoğunlukla Amerikan televizyonu için yapılmış filmleri seyretmek durumunda olan ülkeler için bu filmler genellikle bir tele-realizm içermektedir. Yani belli sorunlara yönelik konuları işlemektedir. Bu filmlerin olay örgüleri, karakterleri ve temalarının dayandığı ortak referansları gündelik olaylar sağlamaktadır. Bu ortak referanslar öylesine etkili olmaktadır ki, Türkiye’de Dallas adıyla lokanta bile açılmaktadır. Ömer Kavur’un Yusuf ile Kaan (1979) adlı filmindeki sokak çocuklarından birinin adı da bir ABD dizisindeki “kötü adam”ın adıdır: Falconetti.
70′li yıllarda Yeşilçam’ın en çok etkilendiği ülkelerin başında İtalyan sineması gelirken 80′li yılların Video furyasıyla birlikte evlerimize giren Rambo, Rocky, ve Bruce Lee ağırlıklı aksiyon ve dövüş filmleri Yeşilçam’da karşılığını bulmakta gecikmiyordu.
» yazının devamı

Çetin İnanç’ın yönetmenliğini yaptığı “Dünyayı Kurtaran Adam” hak ettiği değeri ülkemizden önce yurtdışında görmüş, popülaritesi günden güne artmış, belki de dünyada en çok bilinen Türk filmi. Son zamanlarda film ülkemizde de yeni nesil tarafından, biraz alaya da alınarak keşfedilmiştir. Sadece Türk Sineması’nın değil, Dünya Sineması’nın da yapılmış en kötü filmlerinden birisi olarak kabul edilen filmle ilgili Çetin İnanç’ın kendi yorumuyla, Pınar Öğünç’ün “Jet Rejisör Çetin İnanç” kitabında yayınlanmış yazısını siz iyi “kötü film” takipçileriyle paylaşıyorum.
“İnsanoğlunun ilk uzaya açılıp aya gitmesiyle “uzay çağı” başlar. Uzay çağı dünyalılar için bir ilerleme çağıdır; binlerce yıl böyle yaşamışlardır. Uzay çağı geçmiş, zaman ve yaşam galaksi çağına ulaşmıştır. Yüz binlerce yıl geride kalmış, dünya ve gezegenler sistemi, uzayda galaksi sistemine dönüşmüştür. Medeniyetler, tarihler geride kalmış, insanlar ilk çağlardaki gibi basit yaşamla yetinmeye başlamışlardır. Ve bütün güçleriyle ölümsüzlüğü ulaşmak, devamlı yaşamı sağlamak için amansız bir çalışma ve mücadeleye girmişlerdir. Bu çağlarda dünya milletleri, medeniyetleri, ırkları, dinleri, ayrı devletler halinden çıkıp tek bir varlık haline geldiler. Tek bir dünyalının yaşayışları ve kavimleri galaksi çağının dünya insanlarını meydana getiriyordu. Dünya çılgın bir nükleer silahlanmanın sonucu olarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. Dünya bu gibi tehlikeleri birkaç kez geçirmiş, hiçbir kuvvet dünyayı yok edememiş, fakat dünya bazı zamanlarda parçalara ayrılmış, dünyadan kopan parçalar uzayda meteor taşları haline gelmişti.
» yazının devamı
