iyiköfüfilm

Eşcinsel temalı filmlerin geçmişi nerdeyse sinema tarihi kadar eskiye uzanır ancak tüm eşcinsellik tarihi gibi bu filmlerin de yorumlanması her zaman tartışmalı olmuştur.

Kadın elbisesi içindeki Chaplin (A Woman,1915), eşcinsel bir imge midir, bir camp imgesi midir yoksa homoseksüelden çok sadece komikliği çağrıştıran bir imge midir?  Sessiz sinema eşcinsel temalarla doludur, her sessiz sinema komedyeninin kadın elbiseleriyle sergilediği performanslardan tutun da Wings (1927) deki Richard Allen ile Buddy Rogers’ın ateşli öpüşmesine, yönetmen Franz Borzage’nin Seventh Heaven (1927) ve Street Angel (1928) gibi filmlerde Charles Farrell’i homoerotik şekillerde kullanması kadar sinema bu örneklerle doludur. Gay Brothers filmindeki danseden adamların sinema tarihindeki ilk homoseksüel çift olduğuna inanılmaktadır ama  bir yandan da eşcinsellik konusundaki kafa karışıklığı o zamanlardaki homoseksüelliğe bakış açısı konusunda soru işaretlerine sebep olmuştur. Bu danseden çift belki de eşcinsellikten çok keyif için bu şekilde dansediyorlardı.

The Gay Brothers ve Yeni Eşcinsel Sineması arasındaki ve ondan sonraki dönemler deki filmler, kamera arkasında ve önünde, tema ve altmetin olarak eşcinsellik zenginlikle doludur. Bu uzun dönemi basite indirme adına  genel trendleri açıklamak ve homoseksüelliğe bakış açılarının nasıl değiştiğini göstermek için birkaç önemli arketiplere değinebiliriz. Yumuşaklar ilk arketipimiz ve belki de sessiz sinema döneminden şu ana değin değişmemiş olarak kalan en sabit, en belirgin karakter olabilir. 1940larda yumuşaklar, tehdit edici bir sapık, trajik “üçüncü cinsiyet” ya da katil bir manyak olarak gücünü kanıtlayarak katil kraliçe kavramına dönüşmüştür. Günümüzde bu gibi karakterler daha az dikkat çekmektedir; onların yerine iki farklı eşcinsellik gerçeği gelmiştir: AIDS döneminin ölmekte olan homoseksüelleri ve yeni eşcinsel sinemasının sağlıklı gay ve lezbiyenleri.

Yumuşaklar

Yumuşaklar, sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir. Yumuşak karakter, hetero karakterin onla yatma çabalarına (ya da en azından ondan bir öpücük kapma) çatık kaşlarla, parmak sallamakla karşılık vererek 1930 sinemasının öne çıkan bir karakteri olmuştu. Yumuşaklar karmaşık ve keyif veren herşeyin ve aynı zamanda modern urban kültürün sabit bir belirleyicisi oldular. The Gay Divorce (1934) ve Top Hat (1935) gibi müzikaller, sevgililerine nasıl davranılması, nasıl giyinilmesi, heteroseksüel ilişkilerini nasıl yürütmeleri gerektiğini gösteren Eric Blore, Edward Everett Horton ve Franklin Pangborn gibi karakterler olmadan düşünülemezdi. Marjinalliklerine rağmen yumuşaklar her halleriyle tahrik edici bir gücü gösterir. George Cukor’un Our Betters (1933) filminde, yumuşak Ernest (Tyrell Davis), ruju ve tamamiyle efemine tavırlarıyla, heteroseksüellerin romantik kafa karışıklarına çözüm bulan bir karakterdir. (Bu rol zamanında çok ses getirmiş, Variety bunu “şu ana kadar yaratılmış en renkli karakter” olarak yorumlamıştır).  Klasik komedi My Man Godfrey (1936) de yumuşakların “bak ama dokunma” kuralını Franklin Pangborn’un Godfrey’in (William Powell) sakalını gerçek mi değil mi diye dokunmasıyla bozmuştur.

Yumuşaklar ilerleyen yıllarda çeşitlenerek gelişmeye devam etmiştir. 1940larda “katil yumuşak” Laura (1944) ve The Dark Corner (1946) filmlerindeki Clifton Webb formunda karşımıza çıktı. 1950lerde bahsi çokça geçen “üzgün genç adam” – pulp roman okuyucularına tanıdık gelecek olan trajik homoseksüel – Rebel Without a Cause ve Tea and Symphaty filmlerinde belirdi. 1960larda yumuşakların devamını Lover Come Back (1961) ve A Very Special Favor (1965) filmlerinde Rock Hudson getirdi. Bu filmlerde Hudson bir kadını kazanmak için yumuşaklar gibi davranıyordu, bu da gerçek hayatta gay olan Hudson için gerçek ve kurgunun başdöndürücü bir karışımıydı. 1960lar yumuşak karakterlerle dolup taşıyordu, ama bunlardan en önemlisi Boys in the Band (1970) filmindeki Emory karakteri (“buralarda bir içki almak için illa sevişmek mi gerekir?”) ve Harold karakteri (“Michael çekici değil. Çok çekici”) ile öne çıktı.  Bu rollerde yumuşaklar yan karakterler değil başrollerdeydiler.  Buna benzer olan “gay’i oynama” – hetereoseksüel aktörlerin kadın kıyafetleri giymeleri – sessiz sinema döneminde başlayıp bu dönemde de popüler bir trend olarak devam etti.

Katil Kraliçeler ve Ölümcül Lezbiyenler

Savaşın karanlığıyla daha da negatifleşen , homoseksüelliğin etrafındaki sosyal korkular, Laura’daki katil homo Waldo Lydecker’de de hissedildi.  Bu karakter, yumuşaklara özgü davranışları – aşırı entellektüellik, konuşma becerisi, efemine hareketler – çarpık bir heteroseksüel içgüdü üzerine kurulu katil güdüleriyle birleştiren ilk karakterdi. Webb’in bir aktör olarak başarısı seyircileri onun Laura’nın hoşlandığı polis memuru Dana Andrews’e değil de Laura’ya aşık olduğuna inandırabildi. Bir kişiyi öldüren ve Laura ve onun polis sevgilisini de nerdeyse öldürecek olan Lydecker, ilerleyen yıllardaki bir çok suçlu eşcinselin de ortaya çıkmasına ön ayak oldu.

Alfred Hitchcock’un homoseksüellikle alakası her zaman belirgindi ve bu açıdan en önemli iki filmi Rope (1948) ve Strangers on Train (1951) idi, her ikisinde de kanundan üstün olduğunu düşünen entellektüel eşcinsel katiller vardı. Caged (1950) kötü kadınlardan oluşan bir katalog gibiydi, kafa kazıma gibi oyunlara başvuran Evelyn Harper (Hope Emerson tarafından canlandırılmıştı) ve güzel biri görünce dudaklarını yalama huyuna sahip bir kadın patron gibi karakterler bunlardan birkaçıdır. Bu döneme özgü olarak, Harper’ın cinselliği şöyle kodlanmıştı: kağıt üzerinde heteroseksüeldi (erkek arkadaşı vardı) ama sahnede eşcinseldi.

Homoseksüelliğin “patoloji”si, tıbbın negatif yaklaşımı ile birleşerek, 1950ler ve sonrasında sinemada sık sık boy gösterir oldu. Eşcinseller, The Strange One (askeri okuldaki sadisti oynayan Ben Gazzara), Reflections in a Golden Eye ve The Sergeant filmlerinin en önemli unsurlarıydı.  Bu filmlerin benzer olarak askeri bir ortamda geçmesi, buna benzer tüm erkek ortamlarının homoseksüelliğe kaynak sağlayacağı iması taşıyordu.

The Boys in the Band filminde karakterlerden biri “Her eşcinsel öldürülmek zorunda değil” der. Bu replik tam olarak eşcinsel sinemasının alt türü olarak intiharsal eşcinselliği özetliyor. Bu alanda iki önemli film olan The Children’s Hour (1962) filminde lezbiyenlik suçlaması (tamamen de yanlış değildi) karakterin kendini asarak intihar etmesine yol açarken The Sergeant filminde ana karakterin bir polisi öptükten sonra kendini öldürmesine sebep olmuştu. (Eşcinsel öpüşmesi başka bir alttürdür. 1982 tarihi Deathtrap filminin yapımcıları, Christopher Reeve ile Michael Caine arasındaki kısa öpüşmenin filme $10 milyon zarar getirdiğini söylemişlerdir, sebebi de bunun topluma negatif aksettirilmiş olmasıydı).

Katil eşcinsel türünün en önemli filmi 1992 tarihli Basic Instinct idi. Bazı eleştirmenler gaylerin protestolarının gereksiz olduğunu, filmin eşcinseller karakterlere olduğu kadar heteroseksüel karakterlere de aynı ölçüde müstehcen olmasının tam tersine bir gelişme işareti olduğunu söylediler. Cruising (1980) eşcinsel manyak katilleri tasvirlemesi açısından Basic Instinct’in devamı gibiydi. Her iki filmin ortak noktası seyircinin katilin kimliğinden tam emin olamamasıydı. Bunun sebebi ise bu çarpıklığı doğru düzgün anlatamamaları ya da homoseksüelliğin sinematik portrelenmesini çevreleyen kafa karışıklıklarıydı.
Post-Stonewall Sineması

1969 Stonewall eylemlerinden sonra eşcinsel sinema değişime uğradı. Bu olay pozitif bakış açılarını da beraberinde getirdi.  Kendinden nefret eden homo filmlerinin en başını çeken The Boys in the Band filmi bile pozitif karakterlere sahipti. Larry ve Hank gibi bu “çocuk”lardan bazıları sıradan adamlar gibiydiler. John Schlesinger (Midnight Cowboy, 1969; Sunday Bloody Sunday, 1971) ve Bob Fosse (Cabaret, 1972) gibi yönetmenler homoseksüelliğe yetişkin bir tavırla yaklaşılabileceği ve hatta insana özgü kırılganlıklar ya da tarihsel olaylarla ilgili daha geniş hikayelere uyarlanabileceğini gösterdiler. Eşcinsel kahramanı ile The Killing of Sister George filmi Stonewall’ın bir başarıdan ziyade bir doruk noktası olduğunu kanıtladı.

1980lerin başında AIDS ortaya çıkınca “AIDS Sinema” kavramı da ortaya çıktı. An Early Frost (1985) ve Parting Glances (1986) gibi filmler bu sinema türünün en iyi özetidir. Beyaz, orta sınıf eşcinselleri acı ve duygusallıkla anlatmışlar ve 1950lerin “üzgün genç adam” sendromuna ölümcül hastalık kavramını eklemişlerdir. Bu türün en önemli örneği Philadelphia (1993) idi, film iki erkek başrol oyuncusu arasındaki fiziksel çekim nedeniyle bazı kesimler tarafından çok eleştirilmişti.

AIDS dramlarının ardından ve ona cevap vermek amacıyla 1990ların eşcinsel komedileri ortaya çıktı. Bu hastalığın tedavisiz değil de başa çıkılabilecek bir hastalık olduğu konusunda değişen görüş açılarıyla bu türün ortaya çıkışı da aynı döneme denk geldi. Billy’s Hollywood Screen Kiss (1998) ve Trick (1999) bu türün örnekleriydi, güçlü kuvvetli genç başrol erkek oyuncuları, eğlenceli müzik motfileri ve onları geniş bir izleyiciye ulaştıran cinselliğe olan saf yaklaşımlarıyla eşcinsel izleyiciyi AIDS’ten sonra hayat vardır düşüncesine inandırdılar. Bu filmler Boy Meets Boy ve Queer Eye for the Straight Guy gibi eşcinsel temalı televizyon dizilerinin önünü de açtılar.

Eleştirmen B.Ruby Rich’in 1990ların başında tanımladığı gibi Yeni Eşcinsel Sinema daha entellektüel, daha politik eşcinsel filmler içeriyordu, bu filmlerden bazıları: Poison (1990), Swoon (1992), The Living End (1992), ve The Hours and Times (1991).  Diğer sinema hareketlerinin tersine, bunun hiçbir manifestosu, kuralı ve kriteri yoktur, bu da onu bir hareket ya da tür değil de bir trend yapar. Bu filmlerin genellikle tek yönetmeni vardı, Christine Vachon ve bu filmlerin çoğu bağımsız filmlerdi ve bu da onları popülerlikten uzaklaştırdı. Bu da bu filmleri Midnight Cowboy ya da Cabaret filmlerinde işlenen homoseksüelliğin olgun incelemeleriyle bağdaştırmaya yeti. Oysa ki Yeni Eşcinsel Sinemasının en büyük çekiciliklerinden biri önceki filmlerde olan kibarlığın onlarda olmamasıydı, sanki gerçekler daha kaba daha az tahmin edilebiir formatlarda yer alırmış gibi. Kusurlu, zaaflı karakterletiyle, entellektüel hikayeleriyle bu filmler yumuşaklar, trajik homolar ve katil eşcinsellerden oluşan Eski Eşcinsel Sinemasından çok farklı bir dünyayı anlatır.

Çeviren: Duygu Arslan

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...


  1. Henüz yorum yapılmamış.

Yorumunuz:


Attack From Planet B Extreme Haribo Giallo For Dummies Immoral Tales Kahramanlar Sinemada Korku Sitesi Once upon in a time in Western Öteki Sinema SİBB Sinematik Ters Ninja B-Film Blog