iyiköfüfilm

Clive Barker, bilindiği üzere çok fonksiyonlu bir sanatçı. Kendisi yazar, ressam, sinema ve tiyatro yönetmenliğinin yanı sıra oyun sektörüne de elini atmış tuhaf bir insan. Ülkemizde sadece ilk üç tanesi Kan Kitapları ismiyle basılan Books of Blood, yazarın sekiz ayda geceleri oturup yazdığı altı kitaplık bir korku antolojisi. Kitaplardaki hikayeler kısa fakat detaylı. Clive Barker bazı yazarların yaptığı gibi uzun bir hazırlanma bölümü ardından gelen korkutucu final şablonu yerine daha basit bir yöntem izlemiş. Hikayeler sıradan (ve genellikle isminden başka bir şey bilmediğimiz) insanların başından bir anda geçen korkunç hikayelerden ibaret, hatta bazılarını okurken creepypasta sitesindeymiş gibi hissedebilirsiniz.  Bu yüzdendir ki bu seriden uyarlanan filmler genellikle uzun metraj olabilmesi için senaryoyu yazan kişiler tarafından yazarın hayal gücüne ekstra eklemeler yapıldığı için pek başarılı olamıyor. Kan Kitapları’ndan uyarlanan filmler serideki hikaye sırasına göre şöyle: Book of Blood, The Midnight Meat Train, The Yattering and Jack, Dread, Rawhead Rex, The Body Politic, The Forbidden ve The Last Illusion.

Book of Blood, aslında serinin iskeletini oluşturan öyküydü. Sahte bir medyumun lanetli bir evde ölülerle iletişime geçebildiğini söylemesi üzerine ölülerin galeyana gelip medyum gencin üzerine hikayelerini kazımasıyla sonuçlanan kısacık bir öyküydü. Bu kazınan hikayeler, kitaptaki hikayeleri oluşturuyordu. Book of Blood, altıncı kitabın sonundaki On Jerusalem Street hikayesiyle sonuca ererek serinin üzerine kurulmuş olduğu temel haline geliyordu. Filmde de bu iki hikaye birleştirilmiş olarak izleyiciye sunulmuş. Fikir olarak bakınca gayet güzel olmasına karşın asıl olayın vücuda kazınan hikayelerde olduğunu düşünürsek film versiyonu son derece başarısız. Sonuçta bu gidip bir kitabın önsözünü veya giriş bölümünü çevirmek gibi bir şey. Ayrıca filmde kullanılan üçüncü sınıf CGI efektleri ve korkutmaya çalışırken güldüren sahneler de filmin kötülüğünü perçinliyordu. Book of Blood’ı sevmediğim herkese tavsiye ediyorum.

The Midnight Meat Train’in aynı ismi alan sinema filminde sessiz katil Mahogany rolünde eski futbolcu Vinnie Jones’u izlemiştik. Versus ve Azumi’nin Japon yönetmeni Ryuhei Kitamura tarafından çekilen film, yine de seriden uyarlanan diğer filmlerle kıyaslandığında iyi bir yerde duruyor. Fotoğrafçılık yapan Leon’un metroda kaybolan insanlar ve işlenen cinayetlere dair bir ipucu bulunca olayın peşine düşmesini anlatan filmin hikaye versiyonu aslında çok daha basitti. Leon sadece gazetede bu haberleri okuyan sıradan bir yolcuydu ve metroda Mahogany ile karşılaşıyordu. Yani aslında hikayeye sadık kalan kısım filmin neredeyse son yarım saati. Yine yukarıda bahsettiğim eklemelerden nasibini bolca almış olan Midnight Meat Train izleseniz de izlemeseniz de bir şey kaybetmeyeceğiniz, aynı zamanda bir şey kazanmayacağınız bir film.

The Yattering and Jack aslında film değil, Tales from the Darkside dizisinin bir bölümü olarak uyarlanmıştı. Bilmeyenler için biraz bahsetmekte fayda var: Tales from the Darkside, George Romero’nun Creepshow filminin başarısı ve gazıyla çekilen ve Romero’nun yapımcısı olduğu, 1984 yılından 1988 yılına kadar yayınlanan dört sezonluk bir televizyon dizisi. Farklı bir hikaye anlatan bölümleri ortalama 25 dakika sürüyor ve genellikle ünlü yazarların hikayelerinden uyarlanmış oluyor. Mesela Stephen King’in Sis kitabında yer alan Tanrıların Bilgisayarı isimli hikayeyi de aynı dizinin başka bir bölümünde görebilirsiniz. Ne yazık ki Tales from the Darkside CBS gibi bir kanalda yayınlandığı için başladıktan 5 sene sonra HBO’da yayınlanacak olan Tales from the Crypt kadar şahane bir dizi değil. The Yattering and Jack ilk kitapta en sevdiğim hikayeydi fakat televizyon versiyonu hikayedeki bütün vahşi kısımları kesip 13 yaş üstü için Evde Tek Başına filmine benzer bir hale getirdiği için pek sevemedim. Hikayenin konusunu spoiler vermeden anlatmak gerekirse, Jack adlı bir turşu tüccarının evindeki Yattering adlı iblisin Jack’i delirterek ruhunu ele geçirmeye çalışmasını anlatıyordu. Fakat Jack çok geniş bir adam olduğu için yavaş yavaş Yattering kafayı yeme noktasına geliyordu. Hikayenin gayet de güzel bir sonu vardı fakat uyarlamasında bu sonu 30 saniyeye sığdırıp berbat bir hale getirmişler. Yattering’i de daha heybetli bir halde beklerken boynuzlu kuyruklu ve sakallı, kırmızıya boyanmış bir cücenin canlandırdığını görmek iyice sinir bozucu oldu ve keşke izlemeseydim dedim.

Yine bundan iki ya da üç sene önce gösterime giren Dread, biraz Saw serisi tandansı taşıyan bir uyarlamaydı. Gayet yavaş bir hale getirip farklı bir son ve ek karakterler ile ek olaylar eklemiş olmalarına rağmen yine de izlenebilir bir filmdi. Hikayenin birebir uyarlanmış olan çizgi roman versiyonu da gayet güzeldi. Dread, insanların içindeki korkuların üzerine gitme konusunda takıntı sahibi olan biriyle arkadaş olan bir sinema öğrencisinin hikayesini anlatıyordu. Tanıştığı Quaid, insanların korkularıyla ilgili bir belgesel yapmayı teklif eder. Zamanla bu belgesel çığrından çıkar. Hikayede böyle belgesel melgesel yoktu, Quaid yaptığı deneyleri sadece kendisi izliyordu. Çoğu Clive Barker hikayesi gibi karamsar biten Dread’in film versiyonu, bana göre hikayedekinden daha acımasız bir şekilde sonuçlanıyor. İzlemediyseniz bir kenara yazmanızda fayda var.

1986 yılında çekilen Rawhead Rex’e geldiğimizde, baştan şunu söyleyeyim. Aslında bu filmin yazısını yazacakken yazı nasıl olduysa Books of Blood yazısına dönüştü. Ama olsun. Rawhead adındaki 3-4 metrelik pagan tanrısı (ki kendisi korkunç ve zalim bir yaratık) bir İskoç köyünde yanlışlıkla hapsedildiği yerden çıkıyor ve köydekileri yemeye başlıyor. Filmin uyarlaması yine Book of Blood ve Yattering and Jack ayarında. Hikayede verilen dehşet verici detaylar ve insanların acizliğini tokat gibi yüzünüze çarpan olaylar\konuşmalar filmde pek yok. 60 sayfalık bir hikaye, hem de bir canavar hikayesi fakat insanı gerçekten karamsar bir havaya sürükleyebiliyor. Sonu da gayet güzel bitiyordu, filmdeki gibi süper kahraman modu yoktu. Yine de bu filmin düşündüğünüzden daha önemli bir yeri var. Bir sene öncesinde Transmutations (ya da Underworld) adlı filmde de yine Rawhead Rex’i çeken yönetmen George Pavlou ile çalışmış olan Clive Barker, Rawhead Rex’ten o kadar tiksinir ki bir sonraki filmi kendisi yöneteceğini söyler. 1973 ve 1978 yılında çektiği kısa öğrenci filmleri Salome ve The Forbidden (kitaptaki Forbidden’la alakası yok) filmlerinden de gaz alan Barker, yine aynı filmlerde görünmüş olan yakın dostu Doug Bradley’nin canlandırarak korku sineması tarihine geçtiği karakter Pinhead ve arkadaşlarının hikayesini anlatan Hellraiser ile bir anda dikkatleri üzerine çeker. Hellraiser da yine Barker’ın yazdığı 180 sayfalık kısa bir romandan uyarlamadır. Bugüne kadar 7 devam filmi ve gelmek üzere olan bir yeniden çevrimi ile Hellraiser, korku filmleri arasında bir kilometre taşıdır. Başarısız devam filmleri yüzünden yeniden çevriminden de gözünüz korkmasın, Hellraiser’ın yeni versiyonunda da ipler Barker’ın elinde olacak. Aklına takılanlar için, Barker’ın 1973 ve 1978’de çektiği filmler hakikatten ben öğrenci filmiyim diye bağırıyor. Begotten’ı izlediyseniz onun gibi filmler olan Salome ve The Forbidden sadece David Lynch’in kısa filmleri ile Eraserhead’ini beğenenlere (ki ben beğenmiyorum) tavsiye edebileceğim filmler. Yoksa uzak durun. Rawhead Rex ile ilgili ek bir not daha düşmekte fayda var, daha sonra çıkan ve filme de uyarlanan Nightbreed kitabının çizgi romanında Rawhead, Midian’daki canavarlardan biri olarak görünüyor.

The Body Politic, Quicksilver Highway adlı iki hikayeden oluşan filmin yarısını oluşturan öykü. Filmin diğer öyküsü de Stephen King’in Rüyalar ve Karabasanlar adlı hikaye derlemesinde yer alan Chattery Teeth (yanlış hatırlamıyorsam bizde Rüyalar ve Karabasanlar 2’de yer alıyordu). The Body Politic, sahibine karşı devrimsel bir isyan başlatan iki elin hikayesini anlatıyor. Filmde daha çok Charlie’nin gözünden anlatılan hikaye aslında farklı karakterlere sahip olan Sağ ve Sol adındaki ellerin mücadelesinden bahsediyordu. Biraz Evil Dead 2 çağrışımı yapsa da aslında çok fazla alakası yok, klasik depresif Barker tadı olan hikayeden uyarlanan film versiyonu “eh” denebilecek bir haldeydi. Yine çok başarılı bir uyarlama sayılmaz fakat izlenebilir.

The Forbidden, Barker’ın korku sinemasına kattığı bir diğer ikon alan Candyman yani Şeker Adam’ın uyarlandığı hikaye. Özellikle Bloody Mary ve türevi şehir efsanelerinden beslenen altyapısı ve Candyman’i canlandıran davudi sesli aktör Tony Todd ile gayet başarılı bir film olan Candyman’in ardından gelen devam filmleri ne yazık ki ilk filmin etinden sütünden yararlanmaya çalışan, unutulmaya mahkum filmler oldu. Kitaptaki Helen bir üniversite öğrencisi ve ana çizgileri aynı olmasına rağmen daha farklı olaylar gelişiyor. Güzel bir hikayeden daha güzel bir uyarlama olan Candyman’i hala izlememiş olanlar varsa önce dalga geçiyor, sonra tavsiye ediyorum.

Listemdeki son hikaye olan The Last Illusion ise Lord of Illusions adıyla 1995 yılında izleyiciyle buluşmuş olan bir uyarlama. Özet geçiyorum: Film, bir sihirbazın eşi tarafından, sihirbazın ölümünü araştırmak için kiralanan Scott Bakula’nın canlandırdığı dedektif Harry D’Amour akla mantığa sığmayacak olaylar silsilesiyle karşı karşıya kalmasını anlatıyor. Clive Barker’ın daha sonra Ezelistan başta olmak üzere birkaç eserinde daha görünecek olan dedektif Harry D’Amour karakterinin ilk kez okuyucu karşısına çıktığı hikaye filme aktarılırken bir hayli değiştirilmiş olmasına rağmen boş vakitte izlenebilecek bir film olarak değerlendirilebilir.

Clive Barker hikayeleri genelde muhtemelen yazarın ressam olmasının da etkisiyle yaratılan, bol detaylı tasvir edilmiş dehşet sahnelerinden ziyade aslında insanoğlunun güçsüzlüğüyle de ilintili. Bilinmeyene veya güçlüye secde etme eğilimi, kim olursa olsun aklından sapkın düşünceler geçmesi ve birçok tabunun ayaklar altına alınmasıyla dolu öyküler bunlar ve her mideye göre değil. Mesela Rawhead Rex hikayesinde Rawhead’in sidiği ile kendini vaftiz eden zangoç, kaçınılmaz gücün (ve ardından gelecek olan ölümün) etkisiyle ereksiyon yaşayan rahip. Veya Jacqueline Ess’te öleceği halde sevişmeyi seçen, “güçlü” kadına karşı körü körüne aşık olan karakterler, Skins of the Fathers’da dev yaratıklarla olan grup seks ya da Pig Blood Blues’daki domuz ile New Murders in the Rue Morgue’daki katil. Okumamış olanların keyfini kaçırmamak için daha fazla bahsetmek istemiyorum.

Yazının sonuna geldim. O kadar bahsettim, bir de “Keşke güzel bir filmi olsa da izlesek” dediğim hikayelerden kısaca bahsediyor ve yazıyı noktalıyorum. Pig Blood Blues (Domuz Kanı Türküsü), bir yetimhaneye atanan eski bir polis olan Red adlı karakterin öğrencilerin sakladığı sırrı ortaya çıkarmasını anlatıyor. In the Hills, the Cities (Tepelerdeki Şehirler) Yugoslavya’daki iki şehrin savaşının ortasında kalan gay bir çiftin hikayesinden bahsediliyor. Şehirlerin savaşları bildiğimiz toplu tüfekli savaşlar gibi değil. Şehirdeki herkes Voltran gibi birleşiyor ve bir dev oluşturuyor. Detaya girmemek için kendimi zor tutuyorum. The Skins of the Fathers (Babaların Derileri) ise bir kasabadaki çocuğu haklı sebeplerden dolayı almak isteyen bir canavar ordusuyla insanların mücadelesi üzerine kurulu. İşte bu üçünün güzel birer filmi olsa benden mutlusu olmaz. Olmazsa dördüncü kitaptaki Revelations da kabulumdur. Herkese iyi seyirler dilerim.

Yazan: Mert Kutay (mert@iyikotufilm.com)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...


  1. Henüz yorum yapılmamış.

Yorumunuz:


Attack From Planet B Extreme Haribo Giallo For Dummies Immoral Tales Kahramanlar Sinemada Korku Sitesi Once upon in a time in Western Öteki Sinema SİBB Sinematik Ters Ninja B-Film Blog


yeni