iyiköfüfilm

İtalya birçok sıradışı yönetmenin doğup büyüdüğü topraklardır. Akdeniz’in bu sıcak ülkesi aynı zamanda içimizi ısıtacak bir çok erotik filme ev sahipliği yapmıştır. Kuşkusuz bu erotizm ve cinselliği benimseyen güruhun birinci önceliği kadının cinsel dünyasına yapılan yolculuklardan çok ticari kaygılardır. Fakat bu güruh içerisinde Bernardo Bertolucci ve Marco Ferrari’nin kadının cinsel dünyasına getirdikleri sıradışı yaklaşımları özel ve farklı bir yere koymamız gerekiyor. Bu iki ustayı iki film birden sinemalarının vazgeçilmez yönetmeni Tinto Brass’la aynı kefeye tabiki koymayacağız ama Tinto Brass’ın da hakettiği değeri  görmezden gelmeyeceğiz.

Tinto Brass 1933 yılında Venedik’te dünyaya geldi. Günümüz İtalyan sinemasının en popüler isimlerinden biri olmasının en önemli nedenlerinden biri bütün filmlerinin büyük sansasyon yaratmasıdır. Kadın dernekleri ve kilisenin bütün olumsuz söylemlerine karşın İtalya’da olduğu gibi İtalya dışında da popüleritesini sürdürmekte.

Roberto Rosselini’nin asistanı olarak sinemaya başlayan Tinto Brass sanılanın aksine erotik filmler yöneterek sinemaya giriş yapmamıştır. 1960 ve 1970’li yıllar arasında avant-garde filmlerde boy göstermiştir. Ayrıca bilim kurgu, polisiye ve western parodileri de çeker fakat bu ilk dönem filmleri çok fazla ilgi görmez. Sinema çevreleri ise Tinto Brass’ı umut verici yönetmenler arasında göstermektedir. Buna karşın Tinto 1967 yılından sonra tür değiştirip seks ve erotik filmlere yönelmesiyle kariyerini bambaşka bir yöne çevirir.

1975 yılında çektiği Salon Kitty, Brass’ın olay yaratan ilk çalışması olur.  Konusu 1939 yılında bir Nazi genelevinde geçen Salon Kitty aynı zamanda Tinto Brass’ın hayatından da kesitler içerir. Tinto Brass’ın bu filmde işlediği genelev atmosferi daha sonraki bazı filmlerinin de ana temasını oluşturmaktadır.

1976 yılında ise Tinto Brass, Penthouse dergisi’nin editörü Bob Guccione adına üç saatlik bir tarihsel deneme olan Caligula’yı çeker. Filmin hesaplanandan fazla uzaması ve maliyetleri aşması yüzünden yapımcı ile aralarında çıkan sürtüşmeler nedeniyle bazı sahneler başka bir yönetmen tarafından çekilmesine rağmen Caligula bir Tinto Brass filmidir. Bu film de bir çok tartışmaları beraberinde getirmiştir.

Tinto Brass bir sonraki sansasyonunu Stefania Sandrelli’li The Key filmiyle yaratır. Ve unutmamak gerekir ki Sandrelli’yi 45 yaşından sonra soyan kişi Tinto Brass’tır. The Key filminde Brass’ın kadın poposuna karşı duyduğu tutku tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilir. Bir profesör ve onun doyumsuz karısının tuhaf ilişkilerinin işlendiği filmde oldukça ilginç sahneler mevcut. Genel itibariyle erotik bir dram olarak nitelendirilen filmin finalinde profesör eşinin iç çamaşırlarını giyip sevişirken kalp krizi sonucu ölmesiyle fetiş tutkusunun ve kişilik değişiminin doruk noktasına ulaşır.

Tinto Brass, The Key filminden sonra yeni yüzler aramak yerine yeni popolar aramaya başlar. Çünkü O, güzel popo bulma konusunda bilinen en iyi uzmanlardan biridir. İri göğüsler, yuvarlak hatlar ve kavisli popolar Tinto Brass’ın filmlerinin en önemli unsurları yani fetişleridir. Filmlerinde kullanacağı kadınları seçerken de titiz davranan Brass oyuncu adaylarını evindeki büyük sinema salonuna çağırır. Tabi bu randevuda mini etek giyilmesini ama iç çamaşırı giyilmemesini özellikle tembih eder. Brass kadın poposunun yanı sıra filmlerinde röntgenciliği de yüceltir.

“Güneş batarken ağlayan insanlar var. Doğrusu ben de onlar gibi romantik biriyim. Bir kadın poposunda benzer duyguları yaşıyorum. Üstelik popolar yalan söylemez” diyor. Popoda romantizmi keşfeden tuhaf romantik bir anarşist Tinto Brass.

1985 yılında çevirdiği filmi Miranda’da Serena Grandi ve Francesca Dellera’yı izliyoruz. Grandi bu filmde bir garsonun sevgilisini canlandırmasının yanı sıra yine bütün güzelliğiyle poposunu da izleyiciye sergiliyor.

1987 yılında yönettiği Capriccio ile de Amerikalı bir karı – kocanın kaçamaklarını işliyor. Yıllar önce yaşadıkları Capri’ye dönen çift bu yolculuk sırasında ortaya çıkan unutulmuş maceralarını tekrar tazeleme fırsatı buluyor ve ihanet çiftimiz için kaçınılmaz duruma geliyor. Fakat bu fanteziler çıktıkları bu yolculukta çiftimizi birbirine daha da yaklaştırır. Ve filmin sonu tam da Tinto Brass’a yakışır şekilde sonlanır. Çiftimiz vagonda sevişirken jartiyerli bir popo vagonların raylar üzerinde çıkardığı müziksel ritme eşlik eder.

1990’da Paprika filmiyle Brass, genelev atmosferine geri döner. Paprika’da soft-porno sınırlarını zorlayan Brass aşırı uçlara kaymıştır. Örneğin genelev patroniçesinin beline bağladığı yapay penisle Paprikayla seks yapması ve Paprikayla sevişmeye gelen bir senatöre Paprika’nın belalısı tarafından tecavüz edilmesi gibi.

1991 yılında yönettiği Cosi Fan Tutte filminde popo erotizmine Venedik şehrinin romantik atmosferi eklenir. Hatta Tinto Brass filmin geçtiği Venedik için “Avrupanın dişi seks organı” diyecek kadar tutkuyla bağlıdır doğduğu bu şehre. Claudia Koll’un oynadığı bu filmde Brass yine karı-koca arasındaki ihaneti işlemektedir.

1994 yılında çektiği The Voyeur filminde yine pek çok filminde gördüğümüz ihanet ve röntgenciliği en uç noktalarında işler. Filmde flashbacklerle Freudyen göndermelere de oldukça sık başvurur.

1995 yılında çektiği Fermo Posta filminde ise kadınların gözünden fantezilerini izlemeye koyulur. Farklı fantezilerin ve hikayelerin anlatıldığı film 1995 yılında çekilmesine rağmen bir dönem filmi havasında. Tinto’nun Snack bar Budapest’ten sonra bence en düşük performansını sergilediği filmlerden biri.

1997 yılında çektiği Monella ise benim için ayrı bir öneme sahip çünkü sinemada izlediğim ilk ve son Tinto Brass filmi olma özelliğini taşıyor. Erotizmi ve komediyi harmanlayan Tinto Brass bu filmde nişanlı olan Lola ve Andre’nin evlenmeden önceki cinsel yaşamlarına değiniyor. Ve o ünlü bisiklet sahnesiyle Anna Ammirati tüm güzelliğiyle poposunu gözler önüne seriyor.

Tinto Brass’ın filmlerinde Monella ile başlayan sıradanlaşma Tresgredire (2000), Senso 45 (2002) ve Fallo! (2003)’ya kadar sürse de 2005 yılında çektiği Monamour ile tekrar eski günlerine geri döndüğünün müjdesini veriyor. Monamour’da eski performanslarını aratsa da yakın dönemde çektiği filmlere nazaran daha iyi bir iş çıkardığını söylemek mümkün. Ve tabi keşfettiği Anna Jimskaia’yı bizlerle paylaştığı için Brass’a ne kadar teşekkür etsek az.

Son dönemlerde sağlık problemleriyle uğraşan Tinto Brass’ın sineması ihanet, cinsel sadakatsizlik ve röntgencilik üzerine kurulu. Yani birbirini seven iki insanın arasında bir bağlılığı asla kabul etmez. “Karımı seviyorum ve onu aldatıyorum ama asla ayrılmayacağız” diyecek kadar da cüretkar. Venedik’in en zengin ailelerinden biri olan Cipriani’lerin damadı olan Brass eşiyle evlenmesini de “O Venedik’in en güzel poposuna sahipti” diyerek açıklıyor.

Cinsel sadakati kabul etmeyen Tinto Brass gerçekten sinemanın en anarşist isimlerinden biri ve filmleri de onun aynası.

Tolga Demirtaş (tolga@iyikotufilm.com)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...


  1. Henüz yorum yapılmamış.

Yorumunuz:


Attack From Planet B Extreme Haribo Giallo For Dummies Immoral Tales Kahramanlar Sinemada Korku Sitesi Once upon in a time in Western Öteki Sinema SİBB Sinematik Ters Ninja B-Film Blog


yeni